Bafa’da Bir Halk Ozanı: Mehmet Akgün

Dökülüverdik yeniden yollara, nasıl da özlemişiz yolun o büyülü kokusunu. ‘Nerede akşam orada sabah’ halini, bir saat sonra nerede, kiminle olacağını bilemeyişini, ne zaman karşına çıkacağını asla kestiremediğin sürprizleri, aidiyet duygusunun kısa bir süre için silinişini, kısacası ‘yol’ ve ‘yolda olma’nın her halini özlemişiz. İşte bu yüzden tam da yola çıkacağımız gün yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladığında hafif bir hayal kırıklığıydı yaşadığımız. Hava durumu sayfalarının önünde geçirilen birkaç günden sonra, baktık hava güllük gülistanlık, taktık sırtımıza çantımızı, aldık yanımıza çıkınımızı, istikametimiz Bafa’ya doğru yollandık.

DSC04634

Geceleyin Heraklia’da kamp kurduk

Bafa, geçmişte bir denizmiş, Latmos Körfezi denirmiş buraya. Sonra gölün batı kıyısındaki Büyük Menderes taşıdığı alüvyonlarla bir set oluşturmuş ve Bafa’nın da kaderi değişmiş. Artık Bafa, denizin bir parçası değil de göl olarak var olacakmış…

DSC04556

Heraklia’dan bir görüntü

Kapıkırı ise, Bafa’nın hemen kıyısındaki yüz yirmi hanelik köyün adı. Heraklia antik kentine ev sahipliği yapan da yine bu köy… İddia ediyorum ki Anadolu’nun en güzel köyü burası (Hımm, belki de Yalıçiftlik’ten sonra :D)!  ‘Gezgin sendromu’ diye bir kavram var; dünyanın en güzel şehirlerine yapılan turistik bir gezide sanat eserlerinin, mimarinin ya da dini sembollerin yarattığı etkiyle çeşitli anksiyete, depersonalizasyon, halüsinasyon gibi psikolojik semptomlar gösterme hali. Heh, işte bende de o olacaktı neredeyse Kapıkırı’da, hayır çünkü karşımdaki bir köy manzarası olamaz, en basit tabirle bir ‘sanat eseri’ …

DSC04576

Heraklia

Kapıkırı ve Heraklia üzerine daha önce bu blogda yazmıştım (http://blog.dunyakazanbizkepce.com/?p=206 ) o nedenle bu yazıda size yaşayan bir halk ozanından bahsetmek istiyorum. Adı, Mehmet Akgün. Kendisiyle tanışmak için Gölyaka’daki evine gittiğimizde okaliptüs ağacını budamakla meşguldü Mehmet ağabey. Bir selam ettik, sıcacık karşıladı bizi.  “Nereden gelir, nerelere gidersiniz?” dedi, içeri buyur etti.

DSC04618

Başı bulutlu Beşparmak Dağları

“On iki sene şu arkanızda gördüğünüz Beşparmak Dağları’nda çobanlık yaptım, dostlarımı hep sazımın diliyle buldum.” diye anlatmaya başladı hikayesini. “Müzik yapmayı çok istiyordum ama gel gör ki dağdasın, yoksulluk var. Ben de çer çöple müzik yapmaya uğraştım.” Önceleri karşı çıkmış Mehmet ağabeyin ailesi müzik yapmasına. Sonra bakmışlar önünü alamayacaklar, babası “Gidip şuna saz maz alıverin, saz çalsın bari.” demiş de ilk enstrümanına kavuşmuş Mehmet ağabey. “O zamanlarda on iki yaşlarımdaydım, sonraları babam bana bir leş kartalının sağ kanat kemiğinden kaval yaptı.” Müzik sevdası hayatım boyunca devam etmiş Mehmet Ağabeyin. Şimdi davul, zurna, saz, cümbüş hatta org bile çalıyor. Hatta Efe Köy Entel Köye Karşı filminde baş efe rolünde oynayıp Bulutsuzluk Özlemi’nin solisti Nejat Yavaşoğulları ile aynı sahneyi bile paylaşmış.

DSC04755

Mehmet ağabey cümbüşü ile poz verirken, şuradan (110502_004) cümbüşüyle yaptığı müziği dinleyebilirsiniz…

Mehmet Akyüz, gerçekten etkileyici ve karizmatik bir kişilik. Hem benim hem de Xavier’in üzerinde güçlü bir tesiri oldu kendisinin. Müzik dışında neler yaptığını sordum Mehmet ağabeye. “Balığa giderim, kuşların, sevdiğim çiçeklerin fotoğrafını çekerim, dağa taşa bakıp neye benzediğini anlamaya çalışırım; bakarım ki anlayayım acaba insana mı benziyor yoksa bir hayvanı mı andırıyor…” Mehmet ağabeyin elinden marangozluk, inşaat işi, demircilik bile geliyor, “Yemeğin en kralını yaparım.” diye de ekliyor. Anlayacağınız on parmağında on marifet…

DSC04695Mehmet Ağabey ile röportaj

DSC04710

Bafa’nın halk ozanı Mehmet Akyüz

Sohbet uzuyor, Mehmet ağabeyin eşi bizi yemeğe davet ediyor, bizim evden getirdiğimiz bulgurumuz onların balık yahnisi ve tabi ki dağların armağanı zeytin soframızda yerini alıyor. Mehmet ağabeyden buraların ünlü efsanesi Endimion ve Selene’nin aşkını anlatmasını istiyorum. Önce “Ya ben karıştırırım şimdi!” deyip istemese de sonradan ikna oluyor. “Endimion, dağları evi bellemiş yakışıklı bir çoban. Selene ise ölümsüz ay Tanrısı… Gün geliyor, Selene, delikanlı çobana abayı yakıyor. Dolunaylı bir gecede Selene gizlice Endimion’un koynuna giriyor ve elli çocukları oluyor. Şimdi de her dolunaylı gecede ay, Bafa Gölü’nün üzerine yansır ve gölün üzeri kıpır kıpır olur. İşte bu parıltı Bafalılara Endimion ve Selene’nin aşkını anımsatır…”

DSC04759

bereketli soframız

DSC04660

Göl kıyısındaki balıkçı kayıkları

DSC04664

Biz ve mobil evimiz

Bu sıcak ve mütevazi insanlarla vakit su gibi akıp geçiyor. Köye döndüğümüzde gölün hemen kıyısındaki flamingolar bize tatlı bir sürpriz yapıyor. Çadırımızı Heraklia’daki Bizans kalesinin hemen yanına kuruyoruz, güneş batmasın, etrafımdaki bu doğa harikasını biraz daha izleyeyim diye gözünün içine bakıyorum. Nafile, beni duymuyor bile… Yan taraftan balıkçılların ötüşleri duyuluyor, bir nefes çekiyorum, ve diyorum ki “Yol, seni gidi yol, alacağın olsun yaptın yine yapacağını!”

DSC04691

 Ve de Bafa Gölü’nün vazgeçilmezi flamingolar

 

Genel kategorisine gönderildi | 6 yorum

Çiftlik Köy’de Pastırma Yazı

Bitmedi, deniz sezonu hala bitmedi. İnatla devam etmekte. Pastırma yazı dedikleri şey bu olsa gerek. Deniz nasıl tatlı, nasıl uysal, başı sevilmelik uslu bir çocuk sanki… Ilık ılık, boncuk mavisi rengi yüreğimi hoplatıyor. Amerika’ya ilk defa adım atan iki kaşif misali yeni sahillere varıyor, keçi patikalarında yürüyor, havasını solumadık bir parça orman, yüzülmedik, içine cup cup atlamadık bir yudum deniz kalmasın istiyoruz. Doğa da az değil hani, her gün biraz daha baştan çıkarıcı taktikler deniyor üzerimizde. Gün geçmiyor ki yerde yeni biten bir bitki kokulu yapraklarıyla usulca yamacına çağırmasın bizi ya da mavinin bambaşka bir tonu peydah olmasın koca deryada…

DSC04268

Balıkçı teknemiz ve biz!

Köy düğünlerinin müptelası olup çıktık, hatta biz yetmiyormuşuz gibi arkadaşlarımızı da getiriyoruz düğünlere…  Kapıma gelip “Seda bu cumartesi düğün var hee, geliyon di mi?” diye düğünlerden haberdar olduğuma emin oluyor köy kadınları. Geçenlerde düğün danslarımızdan birinden ötürü ünlü olduk köyde. Aşağı mahallede oturan, süt almaya gittiğim ve evinden nadiren çıkan Elif teyze bile “Yaa ne güzel oynadınız geçen arkadaşlarınla, hele o kıvırcık saçlı kara çocuk –Hintli arkadaşımız Mukundu’dan bahsediyor- tam döktürdü valla helal olsun!” deyince, Yalıçiftlik’te bir dans ekibi kursak, aşıklar gibi köy köy, düğün düğün dolaşsak, harçlığımızı attığımız göbeciklerle mi çıkarsak acaba diye düşünmeden edemedim vallahi.

bodrum-10

bodrum-9

Rastgele!

Ege’nin bu balıkçı köyünde akıp gidiyor iki kişilik yaşamımız. Arada güzel insanlara dokunuyor, onlarla aynı havayı kokluyor, aynı sıcak taşlara basıp aynı denizlerde yıkanıyoruz. Geçen yine güzel bir güne uyandık Çiftlik Köy’de, dedik madem bir balıkçı köyündeyiz, komşumuz Yaşar abinin kaç gündür ısrarla önerdiği üzere balıkçı teknesiyle açılalım bu sefer de Akdeniz’e… Bir sevindi Yaşar abi, hele de aramızda dalış yapan, zıpkınla balık avlayan bir arkadaşın olduğunu duyunca… Koyulduk mu sonra yollara, açıldık mı bakir koylara…  Açıldık. Yüzdük mü sonra ilk defa deniz görmüş gibi. Yüzdük. Gördük mü peki türlü çizgilerle bezeli ahenkle yüzen balıkları? Gördük.

DSC04164

Didem, hayalci mimar hücre Merve, Seda, Mutlu Keçi’nin tatlı keçisi Nuray

DSC04334

Merve ve Mukundu mangal başında!

Sonra çıktık karaya, hepimizin karnı guruldar durur… Şenol’un tuttuğu balıkla beraber taze sebzelerimizi bir güzel közde pişirdik. Eskinin dalış hocası şimdiki balıkçısı Yaşar abinin en riskli dalış hikayelerini dinledik, “Allah’ım ne olursun beni çocuklarıma bağışla!” diye denizin metrelerce dibinde ettiği duaları, hayatta kalışına inanamayışlarını bir solukta anlatıverdi o gece. Parlak kızıl bir top gibi duran güneş tepelerin ardından usulca battı ve vücutlarımız bize ne kadar yorgun olduğumuzu nihayet fısıldadı. Usulca kıyıya vuran dalgalar, oyunun bitip, perdenin kapandığını hatırlatırcasına hafiften karardı.

İşte,Yalıçiftlik’te böyle bir gün yaşandı iki bin on üç yılının pastırma yazında.

bodrum-11

Balığı kaldıramayan Seda, suya atlayamayan Mukundu ve mavi denizde yüzerkene…

Genel kategorisine gönderildi | 3 yorum

Yalıçiftlik’te Güneşli Günler

Xavier’in arkadaşı –ve Gözde’nin Paris’teki kurtarıcısı- Eric ve onun seyahat kankası Nicole geçenlerde evimizi şenlendirdiler. Yürümeye ve keşife olan iştahları, arıların keçiboynuzu ağaçlarına olan düşkünlüğüyle eşdeğer bu iki Fransız –ki sanırım bu ‘fit’ olma ve asla yorulmama durumu Fransızlığın özünde var- gelir gelmez dağlara tepelere tırmanmak, gök mavisi denizlerle yıkanmak istediler. “Hayhay” dedik, döküldük tekrardan yollara… Önce saklı kalmış plajlarımızı paylaştık onlarla, sonra ormandaki kuru nehir yolunu yürüdük beraber.  Güneşin en ahenkli danslarına şahit olduğumuz bayraklı tepeyi hedeflerken birden bir kanyon çıktı karşımıza. Evimizin bu kadar yakınında kimseye sezdirmeden, sessiz sedasız varlığını sürdüren kanyonun gözlerinde “Allah aşkına daha sık gelin koynuma” der gibi bir mana gördüm.

DSC04051

DSC04052

Eric, Nicole, komşumuz Halil İbrahim dede ve biz sabah kahvaltısında

Yalıçiftlik’in yakında imara açılacağını söylediğim Eric yürüyüş boyunca bana diyordu ki “Böyle yerler mutlaka olduğu gibi muhafaza edilmeli.” “Onu biliyoruz da Eric” dedim “Köylüler bu durumdan son derece memnun, zira bu imar izniyle gelirlerinde önemli bir artış olacak.” Eric: “Artık insanlar tatile çıktıklarından beş yıldızlı otellerde kalmak istemiyorlar ki… Tam da burası gibi sakin, ruhlarını dinlendirebilecekleri bir yer aradıkları. Ama o dev binaları diktikten sonra artık saf doğaya dönmek çok zor. Zamanında Fransa da aynı şeyi yaptı, şimdi ise hatasını anladı ve konulan katı kurallarla mümkün olduğunca gerçek doğaya dönmeye çabalıyor… Aynı şeyi Türkiye’nin de başına geliyor gibi geliyor bana. Keşke insanlar başkalarının yaptığı hatalardan ders çıkarsalar…”

bodrum-6

Ormandaki nehir yolu ve zeytinlik

DSC04092

Bayraklı manzara noktası

Sonra uzun uzun kahvaltılar ettik  Eric ve Nicole ile beraber. Nicole, altmış yaşlarında bir ilkokul İngilizce öğretmeni. Hippilerin Avrupa’dan Hindistan’a kadar süren uzun ve maceralı yolculukları dönemine yetişememiş ama ondan hemen sonraki neslin çiçek çocuğu Nicole. Fransız bir kadın arkadaşıyla beraber Fransa’dan Afganistan’a kadar karayoluyla gitmiş otuz yıl kadar önce. Kimi zaman grotesk bir tiyatro oyuncusunun tavırlarını andıran sesi ve mimikleriyle türlü ilginç hikayeler paylaştı bizimle. İstanbul’da hippilerin buluşma noktası olan ve çiçek çocuklar arasında muhteşem pudingleri nedeniyle “Puding shop” diye ün salan lokantayı (ki bu restoran Lale restoran adıyla hala Sultanahmet’te varlığını sürdürüyor!), cep telefonunun ve internetin olmadığı devirde Puding Shop’ta isteyenin mesaj yazdığı panoyu, kendisi de buradaki bir ilan sayesinde Afganistan-Kabul’e giden bir araç buluşunu ve uzun ama ziyadesiyle renkli seyrini anlatıverdi bir solukta.

DSC04079Nicole bana fosil taşları gösterirken

bodrum-7

İlk ekmeğim!

Lafın kısası, Yalıçiftlik’te günler bir salyangoz yavaşlığında akıp gidiyor. Komşum Elif Teyze tavukların verandasına pislemesinden şikayet ediyor, bahçedeki ada çayı “Artık toplayıver beni!” diye gözümün içine bakıyor, köy düğünleri sezonu havaların serinlemesiyle beraber sonuna yaklaşıyor, Seda ve Xavier evin işlerini her gün biraz daha yoluna koyuyor, Xavier evin tüm kapılarını büyük bir metanetle maviye boyamış olmanın haklı gururunu yaşıyor, Seda ilk cevizli ekmeğini yapıyor, şifalı otların kadim dostu, ruhunu Halikarnassos’a emanet etmiş İlhan Berk’e her gün bir kez daha aşık oluyor ve ikisi de buraya taşınarak ne kadar doğru bir karar verdiklerini yeri geldikçe birbirlerine tekrarlıyor.

Ve burayı her geçen gün biraz daha artan bir muhabbetle bağırlarına basıyorlar.

Genel kategorisine gönderildi | 5 yorum

Duma duma dum Bodrum!

Dile kolay, Ankara’nın bozkırında yedi sene… Yine de karasal iklimi de en az Akdeniz’inki kadar seven biri olarak diyebilirim ki Ankara, ilk gözbebeğim, başımın tacıdır. Ankara’da sıkıldığım günler sayılıdır. Çünkü Ankara’nın da farklı bir havası vardır, hele de Odtü’nün kokusu bir başkadır… Burnunuzdan içeri dolan soğuk nefesin rayihası çam, ıhlamur ve at kestanesi karışımıdır. Ankara’nın arkadaşlıkları, dostlukları ise bambaşkadır… Herkes –sanki soğuktan korunmanın en iyi yolu buymuş gibi- sıkı sıkıya birbirine yaklaşmış, sarılmıştır. Spontan kararlar şehridir bir de Ankara, hiç beklemediğiniz bir anda arkadaşlarınız kapınızda biter, gece kendinizi Sakarya’da dans ederken bulursunuz. Ya da gecenin bir yarısı canınız sıkıldığında bilirsiniz ki ODTÜ ormanın sıcak kucağı size hep açıktır. Azıcık sıcak şarap, birkaç dost ve bolca muhabbetle kahkaha, Ankara’yı ülkenin en sıcak şehrine dönüştürmeye yetip artacaktır.

Bodrum

Yalıçiftlik’in saklı kalmış kumsallarından birisi

Ama her şeyin bir sonu var. Ayrılabilmek, yeni olana yelken açmak gerekiyor; zira insan böyle büyüyor. Yoksa bir rutine giriyor her şey ve tadını da kaybediyor bana kalırsa. Bizim için de artık Ege’ye inmenin vakti gelmiş, geçiyordu bile. Dolayısıyla bugünkü konumuz Bodrum. İki kişilik hayatımızı taşıdığımız, yumuşacık karnına başımızı dayayacağımız yeni evimiz… Nasıl da stresliydik bir ay kadar önce buraya geldiğimizde! Bir türlü istediğimiz evi bulamamış, sağı solu dolanıp durmuştuk… Bodrum’un her haliyle garip görünüme sahip turistik kitlesinin doldurduğu kalabalık sokaklar, “Icecreeam” diye bağıran palabıyıklı Maraşlı amca, duyduğumuz fahiş kira bedelleri her şey bizi yormuştu. Bir an önce evimize kavuşmak istiyorduk.

bodrum-1

Az gittik uz gittik. Kızılağaç çevresini beşinci kez tavaf ettiğimiz bir sırada –Kızılağaç’tan bize ev çıkmayacağını nihayet idrak etmiş- Yalıçiftlik’e doğru yola koyulmuştuk… “Celal Usta’nın evi boş diyollar ammaa, hele siz bir kayveye sorupduruverin.” demişti Kızılağaç’ta incecik sarılmış leziz dolmalarını yediğimiz Suzan teyze. Gittik, bulduk Celal Usta’yı; damadı Hasan bizi hemencecik eve çıkardı arabasıyla, bir gün düşündük, ertesi gün karar verdik evi tutmaya.

Bilen bilir ya benim neye vurulduğumu, hele bir kez de buradan yazayım. Evin hemen arkasındaki ormandır kanıma giren. Zira evin arkası zeytinlik, biraz gerisi ise perili cinli masallardan fırlama mis kokulu bir çam ormanı. Onlarca dar patikanın farklı yerlere çıktığı, otu ve şifası bol püri pak bir güzellik. Tepesine çıkıldığında denizi önümüze seren, kimi zaman zeytin ve keçiboynuzu ağaçlarıyla gölgesinde oturabileceğimiz minik alanlar yaratan, kayalarına çıkıp manzarada kendimizden geçebileceğimiz ve tıpkı bir Yalıçiftliklinin söylediği gibi hiçbir zaman insansız kalmayan bu biricik ormandır beni benden alan…

bodrum-2

Evimizden denize doğru yürürken karşımıza çıkanlar

Bir de hemen evimizin yanı başında oturan Elif Teyze’nin verandasındaki taş ocaktan ılık ılık tüten is kokusu kandırdı beni… Ateşin hep böyle bir üstünlüğü olmuştur üzerimde. Onu görünce ürkerim, şaşırırım ama en çok da hayran kalırım ona. Kokusu ise mest eder beni. O is kokusu zihnimdeki hangi hatıraları zincirlerinden koparttı tam bilmiyorum lakin, beni bu denli etkileyebildiğine göre, hoş duygular uyandırdığı kesin.

İlk günler bir hayli zordu, ev bakım ister, elektrik, internet, tüp vs. bunların hepsini ayarlamak öyle kolay olmadı insanların yavaşlığa bir Tanrı gibi taptığı bu Ege köyünde. Evi en azından uyunup yemek yenilebilecek bir duruma sokmak kolay olmadı; hele de benim gibi sabırsız bir ademkızı için! Neyse ki yanımda her işten anlayan bir ‘Bay Sabır’ var, yoksa halim nice olmuştu… Şu an büyük işlerin birçoğunu kolaylayıp kapı boyamaya bile geçebilmemiz mucize gibi.

DSC04034

İlk misafirler Anna, Matthieu, Ece ve Sabiha ile birlikte ormanın en güzel manzaralı yerlerinden birinde

Köyümüz ‘google map’ten de açıkça görülebileceği gibi Bodrum’un en yeşil kısmında. Yeni yeni tanınmaya başlayan Likya yolunun muadili sayılabilecek Karia Yolu –ki kendisi Muğla’dan Aydın’a kadar uzanıyor- neredeyse evimizin önünden geçiyor. Karia yolu boyunca uzanan, üzerinde tesis olmayan sahiller de buraların alameti farikası. Yeni yeni adetler giriyor hayatımıza. Duş alırken suyun sıcaklığını çok da önemsememek, yatak odasını komşunun horozunun durduğu ağaca olan uzaklığına göre seçmek –ki gerçekten bazı sabahlar performansı en son noktaya ulaşıyor!-, evde kertenkele oluşuna “Canım ne de olsa böcek yiyor” diye sevinmek, sabah saat 11’de bitiyor diye saat 8’de köy pazarının yoluna düşmek… Alışıyoruz.

P1100280

Merhaba Halikarnassos!

Ama en güzeli de ne biliyor musunuz? Köyün merkezinden bizim eve doğru yürürken elektrik ışıklarının bittiği noktayı geçtiğimizde sadece yıldızların ışığıyla aydınlanan köy yolunda yürümek… Köylüler “Aydem’i arayıvergari taktırıpdursunlar bi direk” diyorlar; bense halimden son derece memnun olduğumu anlatamıyorum bir türlü. “Yıldızların ışığı yetiyor ki…” demekle yetiniyorum. Hele bir de tıpkı geçen günkü gibi ay dolunaya yaklaşmışsa… O zaman keçiboynuzu ağaçları, yağan yağmurla beraber yavaş yavaş yüzlerini gösteren sarı çiçekler ve ayağımı bastığım toprak parlayıveriyor.

Diyeceğim odur ki “Hoşbulduk Halikarnassos!” Sen tüm mevcudiyetime yavaş yavaş sokulup yerleşirken ben de seni kokluyor, sana dokunuyor, ruhunu keşfediyor olacağım. İçimde patlamaya hazır çocuksu bir coşku, ya sen hazır mısın?

Genel kategorisine gönderildi | 18 yorum

Ankara’da yapılacak en güzel şey: ODTÜ ormanında gezinti

Eh hep evimizden uzak yerleri gezecek değiliz ya, bu sefer de yanı başımızdaki hayat kaynağımız, Yüzüncüyıl’ın temiz havasını borçlu olduğumuz ODTÜ’müzün ormanına bir çıkartma yapalım dedik. Sabah erkenden yola çıktık ve gelişmişlikten ilkelliğe (!) doğru huzur verici bir yolculuk yaptık…

Bir Odtü geleneği: Karahindibaları üflemek, Ekin’le at kestanesi ağacının önünde

Bu arada kaç gündür takık olduğum (Onur Tikin’in kulakları çınlasın), evden okula giderken yürüyüş yolum boyunca bana eşlik eden sadık dostlarım ‘karahindiba’lar üzerine bir çift kelam etmek istiyorum. Her bir hallerini hayretle izlediğim ODTÜ’nün muhteşem sarı halısı karahindibaların (radika) hemen hepsi kaşla göz arasında bembeyaz tohum toplarına dönüşüvermişler bile. Daha geçen hafta her taraf sapsarıyken şimdi çimlerin üzerine kar yağmış gibi. Öyle ki roket şekilli yapraklarının ortası bomboş kalmış… Doğa ne de çabuk değişiyor, dönüşüyor. Hızına yetişemiyorum adeta!

Kampüsten yürürken yine o her gün önünden geçerken güzelliğine hayran olduğum, hayran olmanın da yanında yüceliği altında nefesimin kesildiği, büyüklüğünde büyülendiğim ve –belki de farkında bile olmadan kutsal saydığım- at kestanesi ağacının yanından geçiyoruz önce. Xavier bana dönüp “Şuna bak ya, ne kadar etkileyici” diyor ve hiç birbirimize sormadan ruhlarımızın aynı ağacı ‘seçmesi’ bir hoş ediyor içimi.

Gelincik, çınar yaprağı

Bir meşe çıkıyor yolumuza, palamutları salkım saçak… “Selam adaş!” diye gönülden bir selam veriyorum. Söğüt, çınar, badem, iğde derken kampüste değil orman alanındayız artık… Hava mis, sessizlik şahane. Solumuza bir sazlık çıkıyor, ormanda gördüğüm tek sazlık, yemyeşil ağaçlar arasında ne kadar da nevi şahsına münhasır… Gelincikler ordusu, kimi zaman gezimize eşlik ediyor. Ah o kırmızıları yok mu, bitiyorum o renklerine!

Tatlı kaplumbağa, Sini-ben ve kaplumbağa, serçecik

Ormanda yalnız olmadığımızı yolumuza çıkan ilk kaplumbağa fısıldıyor kulağımıza. Sonra bir diğeri, haydi bir tanesi daha… Kampüsümüzü kimlerle paylaşıyoruz iyice netlik kazanıyor. Ve ben önümdeki otun kekik olup olmadığını anlamaya çalışırken gözümüzün önünden geçen –ama benim göremediğim- tavşan… Ah nasıl da kaçırırım ben onu… Kuşlar keza. Lakin saklıyorlar kendilerini, ötüşleri duyuluyor sadece. Kırlangıç ve saksağan dışında kuş görmüyorum ormanda. Ha bir de kampüse döndükten sonra minik bir serçe. Ama sakın yanlış anlaşılmasın, otuzun üzerinde kuşun evi burası. Kerkenez, kukumav, ebabil, ibibik (diğer bir adıyla hüdhüd –ki kendisi bir Yaşar Kemal romanında, baskıcı devlet yandaşı kötü karakterdi!-) bunlardan şimdi aklıma gelenleri… (ODTÜ kuşları hakkında daha ayrıntılı bilgi için: http://www.slideshare.net/kasimkirlangic/odtnn-30-yaygn-kuu)

Daldaki çağla, Sini suya doyarken, yoldaki sarı çiçekler

Bir süre sonra birinci su kaynağına varıyor ve kana kana pak sudan içiyoruz. Badem ağaçları dizilmiş sağlı sollu, üzerilerinde ta geçen seneden kalma meyveler duruyor, toplanmayan meyveler ağaçtan düşmemiş, dallarında çürümüşler. Bir de çağlalar sarkıyor badem ağacının dallarından, tam da mevsimiymiş çağlanın, denedik ama dürüst olmak gerekirse bana çok ekşi geldi.

Adını bilmediğim bir bitki (bilen varsa çok makbule geçer), masmavi çiçek

Parlament mavisi bir çiçek neredeyse ayak bastığımız her yere hakim olmuş gibi. Ne de narin, ne de alımlı! Bir tanecik koparmaya kıyamıyor insan.  Biraz ilerleyince ‘şeytan otu’ çıkıyor karşıma, bu yanılmıyorsam ‘baldıran otu’! Hani var ya Sokrates’in zehirlendiği ot, işte ondan… Şu bir kez ısırmanın bile hayatı sona erdirebileceği ot. Orman böyle işte, ölümle yaşam elele gidiyor; ying ve yang gibi birbirinin içine geçivermiş..

Çeşme başında ben, çiçekle ballanan arı, keyif vakti

İki saati geçkin yürüyor ve sonunda tepedeki çeşmeye varıyoruz. Çeşmede biri var, meğerse bugün ‘orienteering’ yarışması varmış ve çeşme de hedeflerden biriymiş. İlginç olan, çeşmenin yanına iki tane kocaman damacana koymuşlar, koşup kan ter içinde oraya ulaşanlara ‘temiz su’ diye damacana suyu veriyorlar. Kendimi tutamayıp, o damacanadakinin zaten dağlardan gelen temiz suyun ticarileştirilmiş hali olduğunu ve kesinlikle şırıl şırıl akan sudan daha temiz olamayacağını söylüyorum. Bazen gerçekten inanamıyorum, kafamız hakikaten çok karışmış olmalı ki ‘doğal’ ve ‘temiz’in anlamıyla ilgili, dağdaki kaynağın yanına damacana su getirebiliyoruz!

Kaynakta, evde hazırladığımız yiyeceklerden oluşan kahvaltımızı ediyoruz ve bir nefes çekiyoruz içimize. Sonra bir nefes daha. Ağaçların altı ne kadar da serin… Sonra gazetelerimizi okuyoruz sere serpe. Rüzgar suratıma çarptıkça tek bir şey geçiyor içimden “Oh be, hayat bu be!” Xavier çayırda ilerleyen bir yol gösterip “Yaban domuzu yolu olmalı”, bir başka patika içinse “Burası da tilkilerin yolu…” diyor. Xavier o an gözümüzde ‘ak sakallı dede’ mertebesine ulaşıyor. Tabi ki Ekin’in esprileri birbirini kovalıyor…

Eski yapı

Eski bir maden olduğunu tahmin ettiğimiz bir yapının yanından geçiyoruz, üzerinde “1956” yazıyor. Kemerli iki kapısı var, kapılardan birinin önü kaplumbağadan geçilmiyor, demek ki diyoruz, burası kaplumbağaların evi. Sinibaldo onlara da selamlaşmayı ihmal etmiyor tabi ki… Kafamızı yukarı kaldırdığımızda kırlangıçlarla buluşuyor bakışlarımız, süzülüyorlar mavi gökte.

Mor çiçek, adaçayı benzeri bitki, çimlerde muhabbet

Yürürken adaçayına benzer bir ot çıkıyor karşımıza, tam ne olduğunu kestiremiyor, yine de alıyoruz yanımıza, çay yaparız diyerekten. Yabani rokalar her yanı sarmış. Tadı gerçekten de çok acı; yine de asla yenmez değil. Isırgan da olduğunu biliyorum ormanda, ancak onu tam seçemiyorum bir sürü ot arasında. Çimlerin ortasında sırıtan çok güzel bir çiçek çekiyor dikkatimi, nasıl da ‘buraların hakimi benim’ gibi dimdik duruyor. Blogu okuyup ne olduğunu bilen arkadaşlar, bu çiçeğin adının ne olduğunu paylaşırlarsa vallahi çok sevineceğim.

Sinibaldo ormanda!

Çoğunlukla çam ve ahlat (gizli ağaçbilimci Özlem sağolsun!) ağaçların sağlı sollu dizili olduğu yoldan yavaş yavaş yürüyerek, -ve güneşin altında da cayır cayır yanarak!- Büyük spor salonunun olduğu yere ulaşıyor ve devasa at kestanesinin önünde Ekin’le poz veriyoruz. Zaten ODTÜ’de bir at kestanesinden bir de çamdan geçilmiyor. Kemal Kurdaş’ın bir zamanlar bozkır ODTÜ’yü yeşillendirme çabasının meyvesi olan çam kokusu, ODTÜ’nin resmi kokusu seçilmeli bence. Çamın kokusu hoş ama, etkileri pek de hoş değil aslında bakılırsa. Zira çam ağacının iğne yaprakları asidik olduğundan toprağa düştüğünde çeşitliliğe izin vermiyor. Biraz dikkatle bakarsanız, ODTÜ’de yanyana sıralanmış çamların altında başka bitkilere rastlamazsınız. Muhtemelen az suya ihtiyaç duyduğundan dikilmek için seçilmiş bu kadar çam yerine, ekosistemin çeşitliliği adına keşke başka alternatifler de düşünülseymiş…

Kampüste artık sadece bembeyaz birer tohum toplarına dönüşmüş karahindibaların yapraklarını topluyorum evde salata yapmayı umarak. Yalnız eve geldiğimde bunların da tadının yabani rokalar gibi acı olduğunu fark ediyorum. Şu bloğu okuyan, bu konuda bir bilgisi olan yabani otlar adına söylesin bana, ne zaman toplamak gerek şu radikaların yapraklarını! Zira salata denemem bir hüsranla sonuçlandı!

‘Hanımböceği’ ve Karacaoğlan

Son olarak, tüm yürüyüşüm boyunca “Ah şimdi bu gördüğüm şeyi bir de o bana o akıcı diliyle anlatıverse!” diye andığım Yaşar Kemal’in ağzımın suyu akarak okuduğum “Üç Anadolu Efsane”sinden beni çok etkileyen bir paragrafla bitirmek istiyorum yazımı. Şöyle anlatıyor Karacaoğlan’ı büyük usta:

“Neden sonradır ki ayıktı. Sazını usulcacık yanına koydu. Kalktı, çamlığa doğru yürüdü sonra da… Dağların ötesinde ak bulutlar… Sonra eline bir hanımböceği geldi, kondu. Hava ılıktı. Bir zaman hanımböceğinin elinin üstünde dolaşmasına baktı. Hanımböceğine muhabbetle baktı. Parmağının ucuyla sırtına dokundu böceğin. Sıcacık, kara benekler kırmızı üstündeydi. Ötelerde bir uğultu duydu… Bir gürültü. O yana döndü. Yürüdü.

Dünyadaki bütün yaratığı, ağacı, kuşu, böceği, insanı, her şeyi en derin sevgisiyle kucaklardı. İliklerine kadar aşk duyardı dünyanın her şeyine. Yağmuruna, kışına, borasına, sıcağına, soğuğuna… Dünyanın en küçük, en değersiz şeyine bile kocaman açılmış çocuk gözleriyle, hayretle bakardı. Türküsü, sesi bir coşma, bir kendinden geçmeydi, dünyaya karşı.”

Yaşar Kemal’i seviyorum hem de çok. Onun sözcükleri kalbime fazlasıyla dokunuyor. Ne mutlu ki kendisi hala yazıyor. Daha da nice yıllar boyunca yazacak umarım…

Eve geri dönerken

“Aaa ODTÜ ormanında bir de şu var, onu neden yazmadın?” diyenler hemen iletişime geçsinler benimle… Daha orman maceralarımız bitmedi, yakında gece ormanda kamp yapmayı da planlıyoruz, yihuu! Yazımı, belli belirsiz esen bir rüzgarın, ıhlamur ağacından taşıdığı hoş kokuyla noktalıyorum. Yeşille kalın.

 

 

 

 

 

Genel kategorisine gönderildi | 2 yorum

Hint Okyanusu’nun Ortasında: Reunion Adası

Herkese bir tropik ada selamı çakıyorum!

Uzun bir aradan sonra yine bambaşka bir ülkedeyim. Yalnız bu sefer kendi rekorumu kırdım, bir hayli uzaklara gittim, daha önce Türkiye’den hiç bu kadar uzakta olmamıştım!

Reunion’dayım, Hint Okyanusu’nun ortasında! Ve bu sefer bir “backpacker” seyahatinde değil de “turistik” bir gezideyim diyebilirim. Eh, bu sefer durum farklı, Xavier ile başbaşa değiliz. Xavier, babası Michel, annesi Genevieve, kız kardeşi Sandrine ve onun erkek arkadaşı hep beraber geziyoruz adanın dört bir tarafını. Tatilden çok uzak bir zaman diliminde, sömestırın ortasında burada olmamızın sebebiyse Xavier’nin babası Michel’in altmışıncı yaşını kutlamak. Yalnız bu seyahati özel kılan Michel’in doğum gününü kutlayacak olmamız değil, Allard ailesinin tüm üyelerinin bir araya gelecek olması. Öyle ki çocuklarını bir arada görmeye hiç ama hiç alışık olmayan bu aile, on yılda bir kez de olsa çocuklarını ve de onların partnerlerini kapsayan bir seyahat planı yapar ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan evlatlarını –nihayet- bir araya getirmeyi başarırlar. Böylece Allard ailesinin ikincil öğeleri de –tıpkı bendeniz gibi- bu ‘anca rüyanda görürsün’ makamındaki gezilerden birine katılma şansını yakamış olur… İşte önümüzdeki günlerde bu blogda okuyacağınız yazılar da tam olarak bu gezinin meyveleri.

Kısa bir girizgah yaptık şimdiyse hikayeye en başından başlayalım… Genevieve aylar öncesinden bu çekirdek aile üyelerini kapsayan ‘büyük buluşma’nın ilk tohumlarını atmaya başlamıştır. Seçeceği yerin ‘On saat uçak yolculuğunu gerektirmeyecek bir yer olmasını’ ilk şartlarından biri olan belirleyen Genevieve, Belçika’dan uçağa binen kendisinin ve eşinin 10 saat, seyahate Türkiye’den katılan Seda ve Xavier’inse tam 36 saat yollarda sürüneceğini öngörebilir miydi, bilmiyoruz… Bilinen tek şey varsa o da bu yolculuğun Türkiye tayfası için bir hayli tüketici olduğu gerçeğidir. Eh kolay mı, Ankara Esenboğa’ya gecenin köründe var –ki bir havaalanını hiç bu kadar boş görmemiştim-, uçağın kalktığı 6:00’ya kadar havaalanının muhtelif koltuklarında kıvrıl kıvrıl uyumaya çalış, sonrasında Munih’e var, orada da beş saat kadar bekle, gezilmedik dükkan, dükkanlarda bakılmadık tek bir obje, ellenmedik tek bir kitap, oturulmadık tek bir koltuk bırakma, sonra hop Paris’e uç, yemek yemeye çalış ama yiyeme –çok pahalı ve yanımızda çiğ köfteli sandviçimiz var neyime gerek Fransızın ‘croissant’ı, ‘pain au chocolat’sı-. Ne de olsa 5-6 saatimiz var, biraz şehri gezeyim deyip gezememe –İki kişi Ankara-İstanbul otobüs fiyatı, aman canım neyime gerek-, kimse uyumasın diye arasına birer demir konulmuş koltuklarda saatlerce pinekle ve önümüzdeki iki hafta boyunca her bir tarafımı saracak olan Fransızca’ya iyicene alış ve Reunion uçağını sabırla bekle… Sonra Madagaskar’lı bir teyzeyle kanka ol, biraz ‘Madagaskar’da havalar nasıl’ üzerine çene çal ve şarja takmış olduğun telefonunu çaldır. İşte Reunion Adası için uçağa binmeden öncesinin kısa bir özeti.

Uçağın penceresinden bir kare, Xavier,ben ve Madagaskarlı Clementine

Reunion Adası uçağına bindiğimde, vücudum  ‘herhalde bu eziyet sona erdi’ diyordu ama feci surette yanılmıştı, nitekim daha yolculuk yeni başlıyordu. Kafamı nereye koyduğumu hatırlamıyorum bile, öyle derin uykulara dalmışım ki… Arada önüme gelenleri mideye indirmişim ama gerisi toz pembe rüyalardan ibaret. Aradan 13 saat geçmiş, geceyle gündüz birbirine karışmış, vücudum batıdan doğuya bir anda geçişi “Aha ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum ” diyerek bir ah çekmiş, –bakınız: Tayland seyahati- ve biz Afrikaları, Avrupaları, okyanusları aşmışız da bu kimseciklerin adını bile duymadığı adamıza varmışız bile…

Hava sıcak –hiç şaşırmadım-, her taraf yemyeşil, -bittabi-… Etraf “Hey siz yeni gelenler, farkında mısınız adadasınız!” diye basbas bağırıyor. Ben, yorgunluktan bitmişim, bir yatağa dünyalara değişebilirim. Nitekim iki tabanca gelmemenin avantajları olduğu kadar dezavantajları da var tabi, öncelikler değişiyor… Sandrine’in Reunionlu erkek arkadaşı Stephane’ın ailesinin davetine derhal icap etmek gerekiyor. Önce kiraladığımız arabanın sahibiyle buluşuyoruz, mini mini elbisesi, yüzünün kenarlarına doğru uzayıp giden makyajı, sapsarı kıvırcık saçları ve incecik sesiyle bir masal kahramanı bizi karşılamaya geliyor. Bizi alıyor ve arabayı kiralacağımız yere gidiyoruz, adayı arabanın penceresinden süzüyorum, bu da ne, yahu burası Afrika’ya çok yakın değil miydi, nerde kaos, nerede curcuna? Yok işte hiçbiri yok. Burası basbayağı Fransa olmuş azizim, küçük bir Fransa. Yollar şahane, her şey düzenli, organize, nasıl anlatayım ki bir düzen, bir disiplin. Daha çok anlatacağım da, bunlar aperatif niyetine. Biz ülkenin –ülke de değil ki adanın mı diyeyim ne diyeyim- kuzeyindeki Saint Denis’e vardık uçakla, şimdi de güneye çeviriyoruz rotayı.

Reunion dağ manzarası, palmiye gövdesi, kelebek çiçeği

Az gidiyor uz gidiyor ve Stephane’ın ailesinin yaşadığı eve varıyoruz. Adanın azıcık yüksek kısımlarında denizi gören, kocaman bir bahçesi olan gepgeniş bir evde oturuyorlar. Kendileri yapmışlar en az otuz sene önce. Bahçede misler gibi kokan ve daha sonradan Stephane’ın bize üzerine ayrıntılı bir sunum yapacağı çeşitli ağaçlar, çiçekler, bitkiler… Hop tanışıyoruz, hemen ardından yemeğe geçiyoruz. Aperatif, ana yemek, tatlı, meyve, kahve derken daha fazla yiyemeyecek bir kıvama gelmekte gecikmiyoruz. Ve biraz lakırdıdan sonra kiraladığımız villamıza dönüyoruz, ah be sen Paris’te pahalı diye bir ‘croissant’ satın alama, Reunion’da havuzlu villada kal, şu hayat da bir acayip doğrusu.

Dev papaya ve ben, muhteşem orkide ve palmiye yaprağı

Biraz dinlenmece derken ertesi gün Stephane’ın akrabalarının evini ziyaret ediyoruz. Halası, resmen kendi bahçesinde sıfırdan bir orkide müzesi yaratmış. Evin bahçesi birbirinden farklı türde orkidelerle dolu, tabi sadece orkide değil bir sürü değişik bitkiler var evin bahçesinde. Ha bir de çıplak bir Barbie bebek, sanırım korkuluk olarak kullanılıyor. Ama asıl ilginç olan bahçenin hemen arkasındaki neredeyse bir ev büyüklüğündeki mutfakları! Sosisten tutun da kahveye kadar her bir yiyeceklerini kendileri üretiyorlarmış bu mutfakta. Onun arkasında küçük bir bahçe daha, bir sürü şey ekmişler buraya da. ‘Cannabis’ bile vardı, daha ne diyeyim! Ben de hatıra olsun diye dev bir papaya ile fotoğraf çektiriyorum, sahi bu ne büyük bir meyvedir yahu.

Diyeceğim Reunion’a hızlı bir giriş yaptım, o kadar çok bilmediğim çiçek, meyve, sebze, hayvan vs. var ki başım döndü vallahi… Ama daha bu hiçbir şey değil, şelalelerden volkanlara, sisli puslu havalardan sımsıcak plajlara akacağım yakında… Beklemede kalın!

Genel kategorisine gönderildi | 4 yorum

Aladağlar’ın Kalbinde Üç Günlük Bir Yürüyüş

1. Gün

“Ver elini Aladağlar!” diyerek niyetlendik bir yürüyüşe, dağ bizi bekler, dağ, bayır, çimen, düzlük, bayır, yolumuzu gözler diyerekten. Yürü babam yürü bitmez bu dağ yolları biliriz ama atamazsın satamazsın ki gönlündeki bu hevesi, dağların sesi çın çın çınlar kulağında. Dağ havasını bir kez ciğerlerine çekmişler bilirler, burada çekilen bir nefes, yeniden doğmaya bedeldir, baştan uca yıkar paklar da yaşam suyuyla kutsar insanı.

Yürü yürü bitmeyen dağlar, tertemiz kaynak suları, köpekler (bu kadar masum göründüklerine bakmayın!)

Demirkazık’tan yola çıkarak yukarıya doğru yürüyüyoruz Aladağlar’ın eteklerinde. Biz dağa, ıssızlığı geldiğimizi sanmışız, meğerse araç trafiğinden burası da nasibini almış bile. Birinci araç, ikinci, üçüncü, dördüncü derken altı kadar araba geçiyor yanımızdan. İstisnasız hepsi de “Yukarı gidiyoruz, haydi sizi de götürelim!” diye yukarı kadar bizi almayı teklif ediyorlar. “Hayır” diyoruz, “Biz yürümeye geldik.” Biraz ısrar edenler edenler oluyor ama birkaç itirazdan sonra “Siz bilirsiniz” diyerek kendi halimizi bırakıyorlar bizi. Ardarda buz gibi suların aktığı kaynaklar çıkıyor önümüze, kana kana içiyoruz can sudan. Sonra bir araba daha geliyor arkamızdan, yine duruyor hemen yanımızda ama bu sefer farklı bir amaç için. “Milli parklar müdürlüğünden geldiklerini, kamp yapmanın ücretli olduğunu ve bilet kesmeleri gerektiğini” söylüyorlar. Daha yeni şehir adetlerini unutmuş, sadece doğanın kanunlarının geçerli olduğu bir diyara doğru iyice yol almışken “Bu da nereden çıktı şimdi” diye düşünüyoruz. Aşağıda bilet kesen hiçbir yer olmadığını söylüyorum, “Ha evet biz arabayla dolaşıyoruz, yakalayabildiğimize bilet kesiyoruz.” diyorlar.

Yanımızdan yabancı oldukları her hallerinden belli olan bir grup bisikletli geçiyor, bir yarım saat sonra bir grup daha. Bizden başkaysa kimseler yok şimdilik yürüyen ortalıkta. Yukarılara çıkıyoruz ancak kafamızı kaldırıp şöyle bir baktığımızda sanki o kadar yolu hiç yürümemişiz, sanki hiç yol kat etmemişiz gibi. Karşımızda koca dağlar, kolay kolay aşılmayacaklarını haykırıyorlar göğüslerini gere gere. Bizse bu heybetli görünümün karşısında daha da hırslanıp daha geniş adımlarla çıkıyoruz tepeyi. Koca dağın ruh hali habire değişiyor, bir sırtından yansıyan sımsıcak güneşi hançer gibi saplıyor ensemize ve yollarını iyice dikleştirip aşılmaz kılıyor; bir sepserin suların oluk oluk aktığı kaynaklarla güldürüyoruz yüzümüzü. Birinci kamp yerinin yanından geçiyoruz. Biraz önce yolda selamlaştığımız bisikletliler çoktan üstlerini başını çıkarıp dinlenmeye çekilmişler bile. Yürüyor, yürüyor, sırtımızda çantalarımız adeta iki karınca gibi koca dağın koynunda yol alıyoruz. Bitki örtüsü, dağın eteklerindekinden çok farklı şimdi. Tatlı bir sukunet hakim oluyor etrafa. Sadece dağda yaşayan türlü hayvanın sesi çalınıyor ara ara kulağımıza. Ayaklarımıza kara sular inmiş güneş de batmaya yüz tutmuşken düzlük bir yere kuruyoruz çadırımızı. Ve uzun zamandır yapmak istediğim şeyi yapıyorum, Yaşar Kemal okuyorum Aladağlar’da. Onun diliyle, betimlemeleriyle bakıyorum bir kez de etrafa, daha bir görür oluyorum sanki bu sefer, efsanelerini canlandırıyorum hayalimde, aşık oluyorum bir daha Aladağlar’a ve tabi ki Yaşar Kemal’e.

Doğanın ortasında kamp-gün batmadan hemen önce, yünleri yüzülen koyunlar, yörük abi

Hemen arkamızda çıngır çıngır çan sesleriyle yüz kadar üyesi olan bir sürü otlamaya başlıyor, bekçi köpekleri hafiften saldırmaya yelteniyorlar ama hiç yüz vermiyoruz. Gece yatarken daha kaç kez yanımıza geliyorlar artık hiç bilmiyorum. Bir ara birkaç silah sesi duyuyoruz, buralarda avlanma olmaz demişlerdi halbuki, bir anlam veremiyoruz silah seslerine. Biraz tedirgin oluyoruz. Rüyamda bir mutfakta seri hareketlerle tencereleri hızla karıştıran bir grup Çinli görüyorum, bir uyanıyorum yine koyunlar çanlarını sallaya sallaya yanı başımızdalar! Koyunlar uyuttuğu kadar uyuyoruz…

2. Gün

Durmak yok, yola devam! Niğde’den aldığımız peynir, ekmek, fıstık ve kuru üzüm karışımıyla kahvaltımızı ediyor ve tekrardan yola düşüyoruz. Yol iyice dikleşti, ortalık iyice ıssızlaştı. Dağ keçisi, geyik, tilki, gelincik, vaşak, kurt ve tavşan kaynayan bu koca dağlar, ne kadar da ulu, ürkütücü ve asi duruyorlar. Aklıma yeni izlediğim “Touching the Void” filmi geliyor, dağcılardan birinin bir ayağını kırıp dağda kalışını, günler sonra insanüstü bir çaba sarfederek kurtuluşunu, ölümün kıyısından dönüşünü hatırlıyorum. Her yıl mutlaka en az bir kişinin canını alan Aladağlar’ın da hiç de masum olmadıklarını hatırlıyorum. Burada ayağımızı bile burksak dönüşün çok zorlu olacağını söylüyor Xavier, öyle ya telefon çekmiyor, köy bir günlük yürüyüş mesafesinde, etrafta in cin top oynuyor. Neyse ki sadece yürüyoruz, tırmanış yok bizde buraya gelen birçok dağcının aksine.

Bir süre sonra yine sürülerin sesi çalınıyor kulağımıza. Başımızı sağa döndürdüğümüzde kalabalık bir koyun-keçi-kuzu sürüsü ve çobanları seçiyoruz. Koyunları teker teker bacaklarından yakalayıp yünlerini kırpıyorlar. O kadar üşümüşüm ki kırpılmış yünlerin üzerine atıyorum kendimi, iliklerim ısınıyor. Psikolog olduğumu söyleyince “Doktor musun?” diyorlar. “Hayır diyorum.” “Peki öğretmen?” diye soruyorlar. “Hayır diyorum, psikologum.” “Peki o halde.” diyorlar. Bizi sofralarına buyur ediyorlar, o kadar ısrar ediyorlar ki kabul ediyoruz (he bi de deli açız tabi!). Bizi çadıra gönderip salata yaptırıyorlar. Elime de neredeyse Selçuklu döneminden kalmış bir bıçak tutuştuyorlar, başlıyoruz salatayı hazırlamaya. Bu sırada biri ataşi yakıyor, diğeri etleri hazırlıyor. Hayatımda yediğim en lezzetli eti yiyorum, onlar da salatamıza hayran kalıyorlar. Fotoğrafımızı çekin diyorlar, amenna diyoruz; onlar poz verdikçe Xavier basıyor deklanşöre. Çobanlardan en yaşlı olanı, okula gittiğini, “Büyük ve küçük kan dolaşımını ve kaldıraç kanununu” hatırladığını söylüyor, birkaç kelime Fransızca konuşuyor Xavier ile, diğerleri şaşırıp kalıyorlar… Yıllarca kaymakamlıkta hizmetli olarak çalışmış, şimdi de yardıma geliyormuş diğer çobanlara. Hasan adı. Diğerlerinin hepsinin çocukluğunu bildiğini söylüyor, yarısıyla akraba olduğunu anlatıyor. Aralarında inanılmaz esprili bir dil var, acayip dalga geçiyorlar birbirleriyle, tiye alıyorlar birbirlerini. Çok nazikler bize karşı ama kendi aralarında bir o kadar kaba olabiliyorlar. Dün gece duyduğumuz silah seslerinden bahsediyorum, sürülere kurt saldırmıştır, kurtlara sıkmıştır çobanlar diyorlar. “Kurtlar da var demek buralarda?” diyorum. “Vardır ama yazın insana yanaşmaz, koyunlara, kuzulara saldırır, ancak kışın çok aç olduğunda insana belki saldırabilir.” diyorlar.

Yörüklerle ziyafet, yünü yüzülmek üzere bir koyun sürüklenirken, soğuk havadan donup yünlerin üstüne tünemiş ben

Yünleri ne yapıyorsunuz diye sorduğumda, buralarda çeyizde yün bulundurmanın adet olduğundan bahsediyorlar. Kilo kilo yün satın alırmış erkek tarafı kız tarafı için. Bebek yünün içinde uyutulurmuş, yünde insan mışıl mışıl uyurmuş. Yün önce güneşin altına serilir, bir gün bekletilirmiş, sonra nehirde yıkanırmış. Hiçbir şey kullanılmazmış yünler yıkanırken, ne bir deterjan ne bir çamaşır tozu… Yine de yün köpürürmüş nehre atıldığında sanki sabunlanmış gibi. Böyle temizlenirmiş yün… Ama eğer güneşe koymadan nehre konursa, işte o zaman yün küsermiş, asla temizlenmezmiş, kapkara kalırmış ondan güneş ışığını esirgeyen sahibine inat.

Közde çay pişiriyorlar bir de, bizi de “Siz paket yiyecekler yiyorsunuzdur” diye dalgaya alıyorlar. Çay mis gibi dağın başında öyle güzel geliyor ki… İleride koyunların yanında duran eşeğe binmek istiyorum. “Bin, hiçbir şey yapmaz diyorlar.” Binmemle eşeğin huzursuzlanması bir oluyor, hızla gitmeye başlıyor, ne yapsam durduramıyorum, bir oraya bir buraya sallıyor, atmak istiyor üstünden beni. Ben de o an hızlıca bir karar verip bir ayağımı yere uzatarak iniyorum. İniyorum derken, son saniyede düşüyorum aslında. Çobanlar başıma toplanıyorlar, hem biraz komiklerine gidiyor, hem de iyi miyim diye soruyorlar. Neyse ki bi’şeyciğim yok.

Eşekten düşeceğimi henüz bilmediğim dakikalar (düşüşün fotoğrafı yok!), temmuz ayında kara ulaşmak!

Çobanlar bize iyi dileklerini iletiyorlar biz de onlara ve yola düşüyoruz yeniden. Ne manzaralar görüyoruz, ne bitkilerin, otların kokusunu içimize çekiyoruz, ah Yaşar Kemal olsam da anlatsam… Çadırımızı kuytu bir yere kuruyoruz, insana nasip olmaz bu kadar harika bir doğanın ortasında uyumak her zaman, tadını çıkarıyoruz.

3. Gün

Sabah yağmur yağıyor, neyse ki kısa bir süre sonra duruyor ve çadırımızı ve uyku tulumlarımızı kurutuyoruz. Toprağın kokusu daha bir derinden geliyor şimdi. Artık Niğde’ye, uygarlığa döneceğiz. Engebeli bir kanyondan geçiyoruz, zorlu bir kanyon, bazen nereden geçeceğini bilemiyor insan. Nehir yatağı aslında ama nehir mışıl mışıl uykularda bu mevsimde. Dağların rengi bir kızıla çalıyor, bir kahveye; kimi zaman sivrileşiyor, kimi zamansa yontulmuş gibi duruyorlar. Dev böcekler çıkıyor önümüze, engeller yolu kapatıyor, ama yine de hep bir yol buluyoruz kendimize. Bağırıyorum, sesim yankılanıyor ulu dağlarda. İzlediğimiz yol bir köye doğru kıvrılıyor. Yerlere kadar sarkmış dallarıyla hiç ellenmemiş kiraz ve dut ağaçlarının ortasından geçiyor, meyveye doyuyoruz. Yanımızdan eşek üstünde bir köylü teyze geçiyor, beceriksizliğime yanıyorum bir kez daha. Artık enerjim tükenmiş, ayaklarıma kara sular inmiş. Yola varıyor ve bir rehbere rastlıyoruz. Adı Serdar’mış. Senelerce bu dağlarda rehberlik ettiğinden bahsediyor, “Dağın” diyor, “Alacağı varsa alır seni. Mevsime bakmaz…” Ustası böyle söyleyince bize laf etmek düşmez deyip ayrılıyoruz yanından.

Başı dumanlı dağlar, Xavier ve ben, Aladağ’ın doğa mucizeleri ve önünde minicik ben!

Şimdi gözlerimi kapattığımda heybetli dağlar geliyor gözümün önüne ve adım başı önüme çıkan dağ havasıyla suyuyla beslenen nazlı bitkiler Aladağlar’ı düşününce. Ruhum gönlüm açılıyor dağlar düşlerime geldikçe…

 

Genel kategorisine gönderildi | 5 yorum

Kayaya Oyulmuş Kutsal Mekan: Gümüşler Manastırı

Neden bazı yerler dünyaca ün salmışken bazı yerler onca güzelliğine rağmen kimseciklerin bilmediği bir yer olarak kalır? Kimi yerler turistle dolup dolup taşarken, kimsesizlik, terk edilmişlik kimi yerlerin damarlarına işlemiştir? Bu soruların cevapları uzun uzun tartışılabilir ve muhakkak ki birden fazla sebep üretebiliriz. Ben şimdi ikinci kategoriye yani “güzelliğine rağmen pek tanınmamış olan” bir mekana değineceğim. Gümüşler Manastırı’dır buranın adı, Niğde’ye bir dolmuşla ulaşılacak kadar yakındır. Biraz yukarıdan bakınca şaşırtıcı gerçeğiyle karşı karşıya kalırsınız, koca bir kaya oyulmuş, bir parçası çıkarılıp atılmış, geri kalanı da binbir emekle işlenmiştir. Karınca kadar disiplinli ve çalışkan olacak ki burayı yapanlar, böyle masalvari bir yer yapmışlardır dağın ortasında.

Avludan bir görüntü, rehber manastırın tarihçesini anlatırken

Tüf kayalıklar içine ince ince oyulmuş manastırın on birinci yüzyılda yapıldığını öğreniyoruz rehberden. Ortada bir avlu var, ortasında ince uzun bir ağaç tüm asiliğiyle çıkarmış kafasını kayalarla çevrili olmanın rahatsızlığından olacak… Avludan manastıra doğru odalar uzanıyor. Bunlardan en rahatsız edicisi ancak kafamızı eğip garip bir şekle girerek geçtiğimiz uzun ve ipince koridorun sonundaki zindan. Rehberin anlattığına göre buraya atılan suçlular öldükleri vakit hala yaşayan suçlularla orada bırakılırlar, psikolojileri alt üst edilirmiş! Zaten o denli küçük ve basık bir oda ki burası, sadece içinde beş dakika geçirmek bile klostrofobi geliştirmek için yeterli olabilir!

Manastırın içi, gülen Meryem Ana freski, manastırın yukarıdan görünüşü

Manastırın içinde düşmemek için bir hayli çaba sarfetmek gerekiyor, çünkü her taraf çukurlarla kaplı! Ya mezar olarak kullanılmış zamanında bu çukurlar ya da sonradan iç mekanın çöken yerleri olduğundan böyleler. Dikkat etmekte fayda var çünkü yine rehberin söylediğine göre, işaretler koymalarına rağmen geçenlerde bir üniversite öğrencisi düşüp kolunu kırmış bu çukurların birine…

Manastırın dış duvarları güvercin yuvalarıyla, iç kısmı ise birçoğu günümüze bir hayli korunarak gelmiş çeşitli fresklerle kaplı. Buranın en ünlü freskiyse, Meryem Ana’nın gülen halini göstereni imiş. Dünya üzerindeki hiçbir kilisede Meryem Ana’nın gülerken tasvir edilmediğini, bu manastırın istisna olduğunu öğreniyoruz. Yalnız freskin orjinal olup olmadığı, gülen ağzın sonradan eklenip eklenmediği bir tartışma konusu. Manastırdaki Ezop masallarındaki hayvanları gösteren fresk de oldukça ilginç doğrusu, her ne kadar renkleri bir hayli akmış olsa da.

Dediğim gibi, Niğde’nin çevresi oldukça zengin, ama tanınmayı, ziyaret edilmeyi bekliyor…

Genel kategorisine gönderildi | 1 yorum

Niğde: Nevşehir’in Gölgesinde

Niğde’ye doğru yola çıktığımızı söylediğimiz hemen herkesin tepkisi şu şekilde oluyor: “Yani oradan Nevşehir’e mi geçeceksiniz?” Konuştuğumuz kimse, başka bir yere gitmeyi amaçlamaksızın, sadece Niğde’ye gittiğimizi anlayamıyor, bu garip duruma bir anlam veremiyorlar. “Ne var ki Niğde’de? Neyi görmeye gidiyorsunuz ki oraya?” diye sorular yöneltiyorlar Niğde yoluna düşmüşleri görmenin şaşkınlığında. Aslına bakarsanız, biz de tam bu sorunun cevabını bulmak için düşüyoruz Niğde yollarına. Ne vardır yıllar boyu adı Nevşehir’in ağırlığı altında ezilmiş, kimseciklerin işi düşmeden uğramadığı bu Anadolu şehrinde, ya da ne yoktur görmek amacımız.

Gökkuşağı altında Niğde sokaklarını arşınlarken

Şehre varır varmaz bizi ağırlayacak olan “couchsurfer”ımızla buluşmak üzere İmam Hatip meydanına varıyoruz. Sogol adı, İranlı. “Bir İranlının Niğde’de ne işi ola ki?” diye düşünürken beş dakikada yanımızdan belki on İranlı daha geçiyor, kendi aralarında geçen konuşmalarından anlıyoruz. Merağımız iyice artıyor. Sogol’le konuştuğumuzda işin aslı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Meğerse çeşitli ülkelere mülteci olarak gitmek isteyen birçok İranlıların, başvurularından gidişlerine kadar geçen zaman içinde yerleştirildikleri birkaç şehirden biriymiş burası. Aslında sadece İranlıların değil, farklı Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden mültecilik başvurusunda bulunanlar, birkaç senelerini burada geçiyor, göç izinlerinin çıkmasını bekliyorlarmış umutla. Sogol’ün anlattığına göre İranlıların sayısı, diğer milliyetlere göre bir hayli fazla, beş yüzün üzerinde İranlı yaşıyor şehirde! Öyle ki, İranlıların tercih ettiği ekmekler ve Türkiye’de pek bilmediğimiz, daha çok İran mutfağında tüketilen baharatlar bulunabiliyor Niğde bakkallarında, marketlerinde.

Niğde kalesi, teyze, yörük çadırı önünde biz, kale önünde fotoğraf çektirenler (çocuğun biri yanlış objektife bakmış!)

Aslına bakarsanız Niğde’deki İranlıların, aynı ülkeden olmalarının dışında, bir başka ortak özellikleri daha var. Bu da “Bahai” dinine mensup olmaları. Tahmin edileceği üzere, İran’dan kaçışları da bu sebepten… Bahaizm’in gerekliliklerini yaşama özgürlüğünü sağlamayı bırakın, böyle bir dinin varlığını bile kabul etmeyen İran hükümetinden yaka silkmiş Bahai topluluğu. Bahaizm dinine mensup olduklarını açığa vurdukları vakit türlü zorluklarla karşılaşacaklarını bildiklerinden ve dinlerini saklayıp hayatlarına müslümanmış gibi devam etmeyi de onurlu bulmadıklarından çareyi Amerika, Kanada, Avusturya, Norveç gibi ülkelere mültecilik başvurusunda bulunmakta bulmuşlar. Niğde de bundan sonra hayatlarını devam ettirecekleri yeni ülkelere göçmeden önceki geçici şehirleri olmuş, Türkiye ülkeleri… Gitmek istedikleri ülkeye bağlı olmak üzere bir ile iki yıl arasında değişiyor Türkiye’de bekleme süreleri. Tabi bu durum normal şartlarda böyle. Hele ki bir de göçmek istedikleri ülke tarafından reddedilirlerse, işte o vakit daha da uzuyor kalış süreleri

Hüdavend Hatun türbesi

Kendilerine has bir dünya yaratmış Bahai dinine mensup İranlılar, bu küçük Anadolu şehrinde. Çok sık bir araya geliyor, birbirlerine destek oluyor, birbirlerinin acısına beraber üzülüp, sevincine beraber seviniyorlar. Bu kelimenin gerçek anlamıyla böyle. Güçlü bir “birlik olma” hissi hakim bu insanlarda. Genelde çalışmıyorlar ancak aralarında çalışanları da yok değil. Derme çatma evlerde yaşıyorlar, ancak bu herkesin durumunun kötü olduğu anlamına gelmiyor; kimi başka seçeneği olmadığından kimiyse zaten Niğde’ye geçici bir yer olarak baktığından büyük harcamalara girmiyor.

Sungurbey Cami

Biz burada Sogol ve annesiyle kalıyoruz. İkisi de çok şeker, yardımcı insanlar. Sogol Birleşik Arap Emirlikleri’nde doğmuş, Hindistan’da okumuş, İran’da çok kısa süre kalmış ve orada yaşamasının imkansız olduğunu söylüyor. Annesi de Birleşik Arap Emirlikleri’nde yaşamış çok uzun bir süre. Bize birbirinden güzel İran yemekleri yapıyor annesi, Türkiye’de bulunması mümkün olmayan baharatlarla…

1861 tarihli unutulmaya yüz tutmuş kilise

Şimdi bu İranlı şirin aileyi bırakıp Niğde’ye geri dönelim. Küçücük bir yer burası, gezmesi bir gün bile almıyor. Küçücük bir parkı var, içinde karşılıklı iki türbe var bu parkın, Hüdavend Hatun ve Gündoğdu türbeleri. İkisi de 14. Yüzyılda inşa edilmiş bu iki yapı da son derece çekici şekilde işlenmişler ve hala da çok sağlam gözüküyorlar. Yapıların olduğu mekan, bir çay bahçesi olarak kullanılıyor aynı zamanda, hemen altındaki meydanda yazları istisnasız her gece düğünlerin gerçekleştirildiği bir salon var. Kale de Niğde’nin en önemli turistik çekiciliklerinden, en tepesine çıkmak yasak çok da sağlam olmadığından sebep. Kalenin dik merdivenlerinden çıkınca müzemsi bir kısım çıkıyor karşımıza, Niğde’nin zanaatları tanıtılıyor burada. Halıcılık, dokumacılık, semercilik, keçecilik ve dabakçılık (dericilik) ile uğraşan heykeller bir fikir veriyorlar Niğde’de zamanında uğraşılan zanaat kollarına dair. Bunlardan hangisinin hala ayakta olduğunu sorduğumuzda, halıcılığın diğerlerine göre kör topal hala devam ettirildiğini öğreniyoruz.

Sungurbey Cami’nin etkileyici kapısı, Alaaddin Cami minaresi ve yanında taçlı kapı

Niğde turumuza devam edelim. Selçuklu dönemine ait camiler tabi ki burada da önemli bir yere sahipler. Sarı ve kül renkli kesme taştan yapılmış olan Alâeddin Cami, sadece belli vakitlerde ve fotoğrafta görünebilen “taçlı kadın başı”yla ün salmış, hatta bu yüzden bu kapıya “taç kapısı” deniyormuş. Bize anlatılan bu ama ben fotoğraflarda bile göremiyorum kadın başını! Sokaklarda hala eski evlere rastlamak mümkün ve aralarında turlamak son derece keyifli. Eski bir kilise var Niğde’de kapısına zincir vurulmuş, kimsecikler bilmiyor. Seneler önce terk edilmiş,  pencereleri kırılmış, dış duvarının her köşesine yazılar karalanmış, resimler çizilmiş… Askere Niğde’ye gelen Türk gençliği de kazımış adını kadim kilisenin duvarlarına, Yunanlı turist de… Yazıların eskiliği kilisenin yıllardır başıboş bırakıldığının bir kanıtı adeta. 1934 tarihli bir duvar yazısı gördüm daha ne diyeyim… Kilisenin çevresi gecekondu mahalleleri ile çevrilmiş, fotoğrafını çekmek istediğimizde biraz şüpheyle bakıyorlar bize, bu şüphecilik biz ayrılana kadar da devam ediyor. Yine de kilisenin yabancı devletlerce satın alındığını ve yakında restore edileceğini söylüyorlar bize.

İbrahim Katırcıoğlu’nun mütevazi dükkanı ve duvarı astığı iddialı cümle!

Niğde’nin ana caddelerinden birinde yürürken bir kahveciye giriyoruz, baba mesleğini devralmış İbrahim Katırcıoğlu’yla bayağı bir sohbet ediyoruz. Torunlarının artık türk kahvesi içmediklerini, neskafeye merak sardıklarını, genelde çocukların hep yabancı olana özendiklerini söylüyor. Mis gibi kahve kokuyor küçük dükkan. Katırcıoğlu, kahvesine son derece güveniyor, bunun bir kanıtı da 78 yılında duvara asmış olduğu iddialı yazı! Gerçek bir Niğdeli olan kahve ustası bize Niğde ile ilgili birkaç tüyo veriyor, birkaç yüz gram kahve almayı da ihmal etmeden turumuza devam ediyoruz. Eh, Niğde’ye gelmişiz, halılarını görmeden buradan gitmek olmaz diyerek bir halıcıya giriyoruz. Koyun ve keçi kıllarından yapılmış kilimlern arasında, “el dokuması halıcılığın artık bittiği” üzerine dinlediğimiz ah vah’lardan sonra da müzeye çeviriyoruz rotamızı.

Halıcıda

Niğde müzesi genel olarak hiç de fena değil aslında, ama asıl insanın kanını donduran müzenin derinliklerinde saklı mumyalar! Bir kadın rahibe ve üç bebeğe ait olan ve onunca yüzyılda yaşamış olduğu düşünen insanların mumyaları, Ihlara vadisinde bulunmuşlar ve oldukça da iyi korunmuşlar günümüze dek. Yıllar önceden bu kadar somut halde günümüze kadar gelmişlerin önünde biraz değil bayağı ürperiyorum doğrusu…

Gözüne mil çekilmiş sarışın rahibenin ürpertici mumyası

Niğde merkez böyle ve bence hiç de Nevşehir’in gölgesinde kalmayı hak etmiyor! Ama çevresinde daha neler var bilemezsiniz! Artık gerisi bir dahaki yazıya…

 

Genel kategorisine gönderildi | 2 yorum

Orada Bir Köy Var Uzakta, Sille Adında

Sille, Niğde’ye on kilometre kadar mesafede, dağların eteklerine kurulmuş şirin bir köy. Yeşil, samimi ve bozulmamış, buram buram Anadolu kokuyor. Mağaraları, kilisesi ve su kemeri ile ün yapmış burası. Biz pek bilinmez diye düşünürken, meğerse bir hayli ünlüymüş burası çevrede. Bu durumu da köyün girişine yapılmış ve biz gittiğimizde dopdolu olan kafeteryalardan anlıyoruz.

Şeytan köprüsü, Sille’de denk geldiğimiz gelinle damat, Sille doğasının ortasında

Konya’dan şehiriçi otobüslere binerek varıyoruz buraya. Köyde otobüslerin vardığı yerde eski bir hamam var, şimdi eski eserlerin sergilendiği ve çeşitli hediyelik eşyaların satın alınabildiği minyatür bir müze olarak hizmet veriyor burası.

Lastik ayakkabılar çekiyor dikkatimi, müzenin bir kenarında sergilenmiş. Sonra hikayesi geliyor ardından. Eski dönemlerin Türkiye’sinde, bir çift ayakkabıdan bile yoksun olunan günlerde, manda derisinden yapılmış çarıkları kullanırmış insanlar. Çarığın sonunu getiren usta ise Konya Sille’den çıkmış. 1922 doğumlu Hidayet Usta, sürekli dağda bayırda kırda çalışan Sillelilerin çarıkla artık yapamayacaklarını anlamış. Öyle ya, çarık deri olduğundan büzülüyor, aşınıyor, deliniyor, rahatsızlık veriyormuş insan ayağına. Buna bir çare olarak, tamamen kendi icadı olan, kamyonun iç lastiğinden ilk lastik ayakkabıyı icat etmiş. Ustanın yeni icadı o kadar rağbet görmüş ki çevre illerden bile lastik ayakkabılardan almak için gelenler olmuş…

Mezarlıklar, mağaralar ve yine köprü

Sille’deki Şeytan Köprüsünü ve üzerinden geçen su borularının kaltıntılarını hala görmek mümkün. Köprünün üzerinden Sille manzarası da hiç de fena değil doğrusu, hiç ses çıkmıyor koca köyden, yüce doğanın ortasında, insan yapımı bir eser olmanın gururunda uzaktan uzağa göz kırpıyor Sille dağlarına. Kiliseyi ise, restorasyonda olduğu için gezemiyor, ancak fotoğrafını çekmekle yetiniyoruz. Bu dağların arasındaki, insanda huzur hissettiren şirin köyden, “İyiki de gelmişiz” diyerek ayrılıyoruz.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın