Göl Kıyısında Çağlar Öncesinden Bir Fısıltı: Heraklia

Yolda tanıştığımız bir kişinin ısrarla önermesiyle kendimizi Bafa Gölü kıyısında buluyoruz. Daha gelir gelmez karşımızdakinin rüya mı gerçek mi olduğunun ayırdına varamıyoruz, o denli gözlerimiz kamaşıyor. Hiç göl kültürüm olmadığı, göl havasına hiç mi hiç alışık olmadığım için değişik duygular hissettiriyor bu doğa harikası bana. Heraklia’ya varmak için biraz yürümemiz gerekiyor. O da ne: Bafa Gölü’ne vardığımda hissettiklerim Heraklia’yla karşılaştığımda duyduğum heyecanın yanında önemsiz kalıyor. Bafa Gölü’nün mavi sularından yansıyan ışınlar huzurla üstüne düşüp göz kamaştırıcı bir sarılığa bürüyor Heraklia’yı. Nasıl bir medeniyet varmış burada, ne güzel bir yer seçmişler kendilerine yerleşmek için, her sabah güne böyle bir manzaya günaydın diyerek başlamak ne canlı çiçekler açtırıyordur ruhlarında diye düşünerek hayran hayran geziyoruz Heraklia’yı.

Bir kalıntıdan bir başkasına, bir taştan diğerine sekiyor, manzarayı mümkün olan her açıdan yakalamaya çalışıyorum. Heraklia’da yaşamışların, taşlara can vermişlerin, göl havasını derin derin içine çekmişlerin sesleri gölden dağa taşa yansıyor. Gölün arkasındaki koca dağda domuz, tilki, gelincik, çakal, yılan ve bilimum canlı bir oraya bir buraya koşuşturuyor, gözden ırak olmanın keyfini sürüyor.

Eskiden pazar meydanı olarak kullanılan bir alana gidiyoruz. Burada sadece yaşlı bir teyze var: önündeki paçavranın  üzerine dantel bileklikler sermiş bizi çağırıyor “Hello” diye seslenerek. Gelir gelmez bombayı patlatıyor: “Burası pazar ya ben de boş kalmasın diye pazarcı oldum!” diyor gülerek. Turist muamalesi görmekten son derece tiksidiğimden her ne kadar güzel gözükseler de bilekliklerden almıyorum. Teyze hiç bozulmuyor satış yapamadığına, müşterisinin bol olduğunu kendi söylüyor. Sonra biraz ilerliyor ve eski bir kilise kalıntısının önünde buranın köylüsü bir kadına rastlıyoruz; tipi, tavrı, gülüşü çocukluk arkadaşım Nihal’i anımsatıyor bana, kadını tanımadan kanım kaynıyor. “Devlet buralara bakmıyor, bak kapıda bir bekçi bile yok, biz devletin çocuğu değiliz.” diye dert yanıyor hemen. Şivesini anlamakta çok ciddi güçlük  çekiyorum. Bir de “Biz burada buna böyle deriz”li çok cümle kuruyor, “Ne kadar çok şeye başka bir şey diyorlar!” diye düşünüyorum, biraz zorlasam ayrı bir dil konuştuğumuza bile ikna olabilirim. Pür dikkat kesilip dediklerini anlamaya çalışıyorum, bir daha tekrarlattırmak ayıp olurmuş gibime geliyor o yüzden çok soru sormuyorum, anladığım yanıma kâr kalıyor.

Bana gölün üstündeki kalıntıların bulunduğu küçük bir adayı gösteriyor. Yılın belli zamanlarında yürüyerek gidilebiliyormuş meğerse oraya. “Gölde yüzülüyor mu?” diye soruyorum aklı fikri yüzmede biri olarak. “Tabi tabi yüzülür.” diye cevap veriyor, işin garibi kendisi en son çocukken yüzmüş gölde, “Buralarda böyle kadın kısmının göle girmesi hoş karşılanmaz.” diyor hâlinden hiç de şikayetçi olmayan bir tavırla.

Buralar sit alanıymış. Bu durumu karşılaştığım kadın (bak şimdi fark ettim adını sormayı unutmuşum) çok komik bir şekilde anlatıyor. “Bizim muhtarın önüne bir kağıt koymuşlar o da okumadan imzalamış meğerse köyümüzün sit alanı olduğunu belirten bir belgeymiş o imzaladığı” diyor. Sonra da ekliyor “Ama ben bu duruma seviniyorum, koca koca oteller dikemeyecekler buralara o yüzden.” Bilmem kaç kişi buradan arazi satın almış da sit alanı olduğunu öğrendiklerinde bütün planları yıkılmış, betonlaştırma hayalleri bir başka bahara kalmış.

Bir yerin sit alanı olması oraya eski yapıların restorasyonu dışında hiçbir yeni yapı inşa edememek demek. Bu durumda köyden biri evlendiğinde ne oluyor, nasıl yeni hane açıyorlar diye merak ediyorum. Kadın bana böyle bir durumda ya –eğer varsa- eski evlerden birine yerleşildiğini ya da başka bir köye taşınıldığını söylüyor. Düşünüyorum da bayağı kötü bir durum sırf köyün sit alanında diye yeni bir hane açamamak ve huyunu suyunu bildiğin köyünü terk etmek zorunda kalmak.

Kadınla bir yarım saat sohbet ediyoruz, “eski adamlar”ın (o böyle diyor) hikâyelerini anlatıyor bana, ona anlatılanlardan aklında kalanları. Sonra fotoğraf çekmeye gitmiş Xavier geliyor yanıma ve Heraklialıların taş mezarlarının olduğu bölgeye ilerliyoruz.

Bunu nasıl tarif etsem bilmem ki, taş blokları oyup o çok sevdikleri ve ruhlarına can katan Bafa Gölü’ne bırakmışlar. Hâlâ ilk günkü gibi taş bloklar, suda süzülen küçük kayıklar misali gölden karadaki kalıntılara selam çakıyorlar. İçleri hep bomboş, vücutlar çözülmüş, geriye hiç ama hiç bir şey kalmamış. Ne kadar doğal ama ne kadar da hayret verici bir şey. Ustalarının kemikleri asırlar önce havaya suya toprağa karışıp başka varlıkların canına can katmak üzere uslanmaz bir döngüye girmişken yalnızca o taş bloklar tıpkı oyulduğu gün gibi kalmışlar geçen zamana inat.

Mezarların arasında biraz ürpererek biraz hayret ederek dolaşıyorum, bir taşın üzerine yanyana iki mezar boşluğu oyulmuş, iki aşığa ait olmalı; bir diğerinde ufacık bir boşluk görüyorum: bir bebek yatıyordu herhalde burada. İnatla insan bedenine ait bir parça arıyor gözüm, hareketimin mantıksızlığını bile bile. Her bir taş mezara çekinerek yaklaşıyorum, hepsi bir gece kuş olmuş uçmuş taştan havaya karışmış sanki bedenlerin.

Hava kararıyor, tam da taş mezarlıkların alt tarafında unutulmuş gibi gözüken bir plaja kuruyoruz çadırımızı. İşte tam o vakit çok ağır bir koku duyuyoruz, göl bize kötü yüzünü göstermeye başlıyor işte. Hava kararınca feci bir sivrisinek akını baş gösteriyor, anlıyoruz ki çadıra girme zamanı gelmiş çoktan. Hava sıcak ama en azından zemin rahat. Bafa Gölü’nün kıyısındaki bu büyülü noktada aklımızda yepyeni düşünceler, kalbimizde gölün renklerine boyanmış binbir yeni hisle tatlı rüyalara dalıyoruz.

Bu yazı Geziler kategorisine gönderilmiş ve , , , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Göl Kıyısında Çağlar Öncesinden Bir Fısıltı: Heraklia için 4 cevap

  1. Bernacan der ki:

    Oğlum minicikken uğramıştık Heraklia’ya. Daha sonra mutlaka konaklamamız gerektiğini düşünüp sözleşmiştik hatta. Ege sevdalısı olduğumuzdan sanırım, bu minik gezileriniz hep bizim uğradığımız yerlere denk geldi. Sığacık ve Teos, Eski Foça, Heraklia.. Ama Datça’yı es geçtiniz sanırım, ya da henüz fırsat bulamadınız yazmaya.
    Lafı uzatmayayım, sonuç olarak keyifle okuyorum :) Xavier’in fotoğraflarına da hayran kaldım. Çok farklı bir bakış açısı var ve bunu fotoğraflara çok güzel yansıtmış.

  2. Seda Meşeli der ki:

    Yook Datça’yı hiç es geçermiyim Datça en güzeli… Yakında onun hakkında da yazacagım. Blogumu takip ettiğiniz ve Xavier’nin fotograflarını begendiğiniz icin de ayrıca tesekkurler!

  3. şukran kafadar der ki:

    canım.yazılarını buyuk bi gururla takip ediyorum.alah yolunuzu acık mutlulugunu daim etsin benim canım kızım. umarım yolunuz birgun buralarada düşer.resimler harika yazılar muhteşem elinize yureginize saglık

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir