Datça’nın Bereketli Toprakları ve “Teacher”ıma Kavuşmam

Yolculuğumuz boyunca Datça’ya gidip gitmemek konusunda bir türlü anlaşamıyorduk Xavier ile. O “Çok uzak gitmeyelim” diyor, bense “Gidelim” diye tutturuyordum. Sonunda rüzgar bizi oraya savurdu düştük Datça yollarına, Ege ile Akdeniz’in kesiştiği noktadaki, endemik bitkiler cenneti, yazın bile serin kalabilen Datça’ya.

Datça Ege’nin en güzel yerlerinden biri ama “zamanı kısıtlı” büyük şehirlilerin uzak olması nedeniyle çok tercih etmediği bir yer. İşte tam da bu yüzden insan akınına uğramamış, Didim, Kuşadası, Marmaris gibi tabiri caizse yol geçen hanı olmamış. Yolun sonunda bulunması nedeniyle arada “Hadi bir uğrayayım” denilen yerlerden değil, yani Datça yollarındakiler Datça’ya geliyorlar başka yere değil.

Evet yani çok da büyük olmayan –ama Kaş kadar küçük de olmayan- samimi ve şirin bir belde çıkıyor karşımıza. Buraya gelir gelmez misyonumu hatırlıyor ve derhal işe koyuluyorum. Misyonum ne mi? Yıllar önce, ben Tantavi İlköğretim Okulu’nda bıcır bir beşinci sınıf öğrencisiyken dersime giren ve beni fevkalade etkilemiş İngilizce hocam, namı diğer “teacher” Vildan’ı bulmak.

Hikâyeye başlamadan biraz öncesinden bahsedeyim: “teacher” (harika İngilizcemiz olduğu için öyle çağırıyorduk o zamanlar hocamızı), bizim bir dönem kadar dersimize girmiş, beni ve sınıfın diğer öğrencilerini dramayla tanıştırmıştı. Kısa boylu, esmer, kıvırcık saçlı, durmadan kahkaha atan ve ne yaparsak yapalım bize asla sesini yükseltmeyen bu farklı kadına hem hayran oluyor hem de onu çok seviyorduk. Gel zaman git zaman benim ve teacher’ın arasında özel bir bağ oluştu. Tiyatroya ilgi duyuşum bizi birbirimize iyice yaklaştırdı, kimi haftasonları beraber çalışmalar yapar olduk. Sonra o gitti, ben mezun oldum. Üniversite başladığında bir kez daha buluştuk, Ankara Sanat Tiyatrosu mülakatına gireceğimi öğrenince bana bir ton tiyatro kitabı verdi. Ve ondan bir yıl sonra da telefonda konuştuk. Sonra ben teacher’ı defalarca beni aradığı numalardan aradım, facebook’tan insanlara sordum yok bulamadım bir izini. Tek hatırladığım Datça’da bir tekel bayii işlettikleri ve adımı verdiği kızı.

İşte bu ipuçlarıyla yürüyorum Datça sokaklarında, Xavier’nin “Asla bulamazsın!” imalarına aldırmayarak ilk gördüğüm tekel bayiine giriyorum. Elbette ki tanımıyorlar Vildan’ı. Karnımız acıkıyor ve manavdan şeftali alıyoruz, yıkamak için bir çeşme arıyoruz. Bir süre yürüdükten sonra plajda usul usul akan bir çeşme buluyoruz, Xavier meyveleri yıkayadururken benim de bir tekel bayii çarpıyor gözüme (tekel dedektifi gibi oldum!) ve girip soruyorum, “Vildan.., eşiyle beraber…adını bilmiyorum…Kızı var Seda…İstanbullular.” “Maalesef” diyor kız, “Tanımıyorum…” Son bir umut dışarıda dondurmaları buzdolabına yerleştiren babasına soruyor, babası beni havalara uçuracak yanıtı veriyor “Ha evet biz onlardan devraldık burayı…” Deli gibi gülmeye başlıyorum, işte yine oldu, ayaklarım ta buraya getirdi beni, bu tekel bayiine ve hemencecik buldum Vildan hoca’nın izini. Bazen kendimi dizi oyuncusu gibi hissediyorum, hani oradaki olaylar gerçekliğe uymaz ya genelde, hep süper tesadüfler falan yaşanır, aynen öyle gelişiyor hayatımdaki birçok olay. Ya da aslında Jim Carrey’nin “The Truman Show” filmindeki gibi herkes beni televizyondan izliyor da bir tek ben farkında değilmişim gibi hissediyorum. Her şey öylesine akıyor, öylesine denk geliyor…

İki Seda aynı karede, Aydın Afrodit’e aşkını ilan ederken ve Suavi konseri.

Adamdan akşam Vildan hocanın meydanda tezgah açtığını öğreniyorum, tüm gün denize giriyor fotoğraf çekiyor ve akşamı sabırsızlıkla bekliyorum. Gün batımında tezgaha gidiyoruz ama Vildan hoca yok, ama bu hiç sorun olmuyor, oradaki kızdan hocamın telefonunu arıyor ve derhal arıyorum. Telefonda “Teacher” diyorum sadece ve karşı taraftan bir çığlık kopuyor, Datça’da olduğumu öğrendiğinde bir çığlık daha! Vakit kaybetmeden Teacher’ın evinin yolunu tutuyoruz.

Buluşmamız ayrı bir olay, ikimiz de inanamıyoruz birbirimizi bulduğumuza. Ben evlenmişim, onun çocukları kocaman olmuş. Kızı Seda ortaokula, Aydın üçe geçmiş. Atilla ile tanışıyoruz, Vildan’ın eşi, sonra hiç susmadan konuşuyoruz.

Teacher ve Aydın’la aslanın üstünde

Aman ne kadar çok ortak noktamız varmış, anlat anlat bitmiyor, hep sanki aynı yollardan geçmişiz, daha sade ve doğayla uyumlu bir hayat, şehirden, stresten kaçış. Onlar bir günde karar vermiş, İstanbul’un keşmekeşinden kaçıp Datça’ya sığınmışlar, şimdi üç katlı bahçeli bir evde çok huzurlu bir şekilde yaşıyorlar. Atilla kendi atölyesinde döküm, Vildan kayra taşına baskı yapıyor, ayrıca okullarda drama dersleri veriyor.

Atilla ve Vildan’ın baskı tekniğiyle ürettikleri ürünler.Siteleri: www.knidostones.com

O gece Vildan’ın üniversiteden arkadaşı Vildan da orada. O da en az diğer Vildan kadar canayakın ve sempatik. Burada ipek böcekçiliğini tekrar faaliyete geçirmeye çalışan bir çift var “Datça Sanat” yerlerinin adı, işte onların işlerinin başka yerlere tanıtımını yapıyor. Çocuklarıyla beraber Vildan’ın yanında bir kaç gün geçirmeye gelmiş.

Atilla ve Vildan bizi beş gün kadar evlerinde misafir ediyorlar. Her sabah uzun uzun kahvaltı ediyoruz, hayatın ritmi yavaş burada tam da bizim özlem duyduğumuz cinsten… Arada çevrede kısa yolculuklara çıkıyor ve tekrar geri dönüyoruz. Galiba biz buradan hiç ayrılmak istemiyoruz!

Vildan’ın arkadaşı Vildan’ın tatlı kızı İdil, Eski Datça’da bir bar ve boncuklu kozalar

Hep beraber eski Datça’yı ziyaret ediyoruz, bu dar sokaklı ve mis gibi çiçek kokan sokaklarda yürümek çok ama çok zevkli. Can Yücel’in evinin önünden geçiyoruz, eşinin onun arkasından yazdığı şiir çarpıyor gözüme kapıda, insanın eşinin vefatının ne acı bir durum olduğunu düşünüyorum. Sonra Can Baba’nın sürekli takıldığı kahvehaneye uğruyoruz, yarım bıraktığı şarap şişesini saklamışlar, fotoğraflarını, şiirlerini asmışlar. Bu kahvenin sahibi muhitin eski muhtarı sıkı dostuymuş Can Yücel’in; kapının hemen yanında oturuyor, Can Baba’yla yaptığı tatlı muhabbetleri yad ediyor sessizce belki de.

Mis gibi çaylar ve Can Baba

Yörede yetişen otlardan yapılma çaylardan ısmarlıyoruz. Karabaş otu, mercan köşkü (seb çiçeği) ve adını hatırlayamadığım bir çay daha. Hâlâ cüzdanımda sakladığım mis kokulu bu otların çayları minik Aydın’ın midesini bulandırıyor, “Iyy bunları nasıl içiyorsunuz!?” diyor ve bize bilim adamı olduğunda gerçekleştireceği çılgın projeleri anlatmaya koyuluyor.

Datça’da hayat çok rahat, insan yaşamaktan keyif duyuyor. Son gün Vildan ve miniklerle Datça amfitiyatrosundaki Suavi konserine gidiyoruz, sonra denizin hemen yanındaki gölü, değirmeni ziyaret ediyoruz, sahil yolunda sakince yürürken Mina Urgan’ın da kitabında bahsettiği, fransızların “douceur de vie” dedikleri şeyi hissediyorum, yani yaşamın hafifliği.

Datça’nın her gün yeni bir güzelliğine tanık oluyoruz, iyice sevmeye başlıyoruz burasını. Kırmızımsı toprağı Afrika anılarımı canlandırıyor, yazın bile serin havası bu her yerin kavrulduğu sıcak günlerde bize çok iyi geliyor. İkide bir karşımıza çıkan peygamber kılıcı denen bitkinin normalden kat be kat fazla büyük oluşu toprağın verimliliğinin bir kanıtı.

Her şeyin bir sonu var, biz de Atilla’nın bizi yönlendirdiği birilerine gitmek üzere Bodrum’a doğru yola koyuluyoruz. Bir daha birbirimizin izini kaybetmemek üzere Vildan’la sözleşiyoruz. Aklımda muhteşem anılar var şimdi Datça’yla ve buranın insanlarıyla ilgili… Ve işte vakit geldi çattı… Elveda Datça, çok yakında yine görüşmek üzere!

Bu yazı Geziler kategorisine gönderilmiş ve , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Datça’nın Bereketli Toprakları ve “Teacher”ıma Kavuşmam için 5 cevap

  1. ezgi şirin der ki:

    seda abla, burası harika bir blog, fotoğraflar tek kelimeyle mükemmel, yazılar insanı hemen yola çıkma isteğiyle dolduruyor. yazıların uslubu da çok hoş, çok sıcak. bir de xavier ile evlendiğinizi bilmiyordum, mutluluklar dilerim! hep böyle gezip gezip anlatırsınız inşallah dünya kazan siz kepçe:)!

  2. Bernacan der ki:

    Beklediğim yazı, beklediğimden de güzel anılarla dolu olarak geldi. Ah Datça…

  3. Naz der ki:

    Seda merhaba,

    Bloguna wikipedia’dan geldim, gezi yazıları konusunda seni referans göstermeleri harika! İçtenliğin yazılarına yansımış, çok sıcak ve keyifle okunuyor.
    Ben de hergunluk.com’da yazıyorum bu ara gezi yazılarına takmış durumdayım.
    Bana da beklerim, sevgiler, tebrikler…

  4. vildan dündar der ki:

    oyyyy…canımın içi gözümün nuru, kızıma adını verdiğim güzel kadın…hayallerimi ,umutlarımı büyüten,ruhu yüzündende güzel gülen,özgür ruh, göçebe toprak seninle tekrar buluşmak masal gibiydi.seni çok seviyor, içimde hasretini büyütüyorum.çabuk gel.

  5. Şeyda Erel Soylu der ki:

    Seda Merhaba,

    Yazılarını, güzel fotoğraflarını takip etmek bir yana, birde yetmezmiş gibi Vildan Hoca’mıza kavuşturdun, eski zamanlara götürdün beni… Derste ısrarlarımıza dayanamayıp ”Cadı Kahkahası” atan o güzel, o doğal kadını tekrar görmek, hayatıyla ilgili birşeyler duymak ne güzeldi !!!

    Hayatımın her parçası gibi, sizi de çok seviyor ve başarılarınızla mutluluk duyuyorum !
    Sevgiyle, özgürlükle kalın..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir