Gümüşlük ve Dedeler Köyü

Datça’dan sonra artık misafirperverliğin sınırlarını zorlamaya gerek yok diye düşünüyor ve gitme vaktinin geldiği konusunda kendimizi zorla da olsa ikna ediyoruz. Couchsurfing’ten Bodrum’da kalacak bir yer arıyoruz, mesajlarımızı gönderiyoruz ama olumlu ya da olumsuz hiç cevap gelmiyor. İster istemez biraz bozuluyoruz tabi. (İyiki de hiçbir yanıt alamadığımızı Bodrum’a vardığımızda anlayacağız tabi ama hikâyenin o kısmını biraz sonraya saklayalım.) Datça’dan ayrılırken Atilla bize bir iyilik yapıyor, önündeki gazeteden kopardığı bir kağıdın üzerine bir ad bir de telefon numarası yazıyor, “Bodrum’a gidin onlarda kalın, çok iyi insanlardır” diye bizi yüreklendiriyor. Ben de numarayı cüzdanımın bir köşesine sıkıştırıyorum ve nihayet yola koyuluyoruz.

İşte Gümüşlük!

Milas’a kadar gidiyoruz ve Datça’ya giderken de durduğumuz wireless’lı bir kafede mola veriyoruz. İnternetteki işlerimizi hallediyor ve birşeyler atıştırıyoruz. Kafenin sahibi kadın yanımıza gelip “Pardon siz ne iş yapıyorsunuz?” diye soruyor, sırtımızdaki çantalar ve beş gün kadar önce gelmiş olmamız kadının kafasını karıştırmış olmalı!  Belki de bizi pazarlamacı falan sandı… Gerçekten de bazen insanlar bizi sırt çantalı gördüklerinde (özellikle de şehirde) şaşırabiliyorlar. Kadına, “Yolculuktayız!” diyorum. “Anladım” der gibi kafasını sallıyor ve gülümsüyor ama sanırım buralarda sırt çantalılara pek rastlanmıyor.

Bodrum’da bizi ağırlaması beklenen (!) kişilerin numarasının yazılı olduğu kağıdı çıkarıyorum. Karşıdaki ses Atilla’yı ilk anda hatırlayamamasına rağmen çok sıcak, “Gelin tabi buyrun” diyor, “Biz Gümüşlük’teyiz.” (Yani neymiş, Banana Democratic Republic Congo yalanmış!)

Az gidiyoruz uz gidiyoruz ve Gümüşlük’e varıyoruz. Yiğit, telefonda konuştuğum sesin sahibi, bizi arabadan iner inmez yanımıza geliyor. Sarı askeri bir arabanın ve masmavi bir vosvogenin durduğu bahçelerinden geçerek Cemile ve ablasının oturduğu masaya ilerliyoruz. Bize taş fırında pişirdikleri börek/kek ve ekmeğe benzeyen (üçüne birden benziyor gerçekten de !) bir yiyecek ikram ediyorlar, bayılıyoruz! Çay üstüne çay dolduruyor ve akşam boyunca laflıyoruz.

Sonra yarın yapılabilecekleri konuşmaya başlıyoruz. Yiğit hemen “Dedeler Köyü’ne gidin!” diyor. Ben şaşırmış bir şekilde, yolda gelirken belki beş kişiye Dedeler Köyü’nü sorduğumuzu ama Bodrumluların bile bu yeri hiç bilmediklerini, şimdi onun ilk olarak bu yerin adını söylemesinin beni çok şaşırttığını söylüyorum. Bense kimsenin bilmediği bu köyü, İstanbul’dan ayrılırken kitaplığımda gözüme çarpan ve belki faydası olur diye aldığım, Atlas’ın 2007’de verdiği “40 Saklı Rota” ekinden okumuştum… Hafızası iyi olan biri hiç değilimdir ama ne hikmetse kırk yerin içinden aklımda kala kala Dedeler Köyü kalmış! Yiğit’e bunu söylediğimdeyse aslında yazıyı onun yazdığını öğreniyorum şaşırarak! Hemen gidip rehberi alıyorum elime, gerçekten de Yiğit’in adı yazıyor! Evde Ege Bölgesi üzerine bilmem kaç tane rehber, kitap, dergi varken elime son dakikada dört yıl önce basılmış bu eski rehberin geçmesi ve benim kırk yazı içinden Dedeler Köyü’nü aklımda tutmuş olmam ve Yiğit’in onu yazan kişi olması… Rastlantılar devam ediyor…

Tesadüflerin en güzelleri hep beni bulduğu için artık şaşırmıyorum, sadece zevkini çıkarmaya çalışıyorum bu hoş durumların. Nitekim ertesi gün Cemile’nin ablasını uğurladıktan sonra muhteşem bir kahvaltı ederken Yiğit ve Cemile’nin bahsettiği Bodrumluları ne hikmetse hatırlar gibi oluyorum. Ve sonra “Tabi ya!” diyorum, bunlar Mina Urgan’ın Bir Dinazorun Gezileri kitabında bahsettiği kişiler, malum o da Bodrum’a yerleşen şehir kaçkınlarından ve kitabında da Bodrum’un renkli kişiliklerine hep yer vermiş. Bir de garip olan o kitabın da yanımda oluşu, sanki okuduğum şeyler bir bir gerçek hayatta çıkıyor gibi.

Bir kuş sütü eksik!

Neyse biz kahvaltıya dönelim…Sofrada sunulanların kaynağı bahçe olsun olmasın, karmaşanın olmadığı kırsal yerlerde kahvaltılar hiç büyük şehirdekilere benzemiyor. Ya balkonda ya da bahçede hazırlanıyorlar ve zaman bol olduğundan istenildiği kadar uzatılıyorlar… Bitince de sofranın hemen toplanmasına gerek yok,uzun hem de çok uzun sürüyor velhasıl kahvaltılar ve bir o kadar da tatlı oluyor.

Manili nazar boncukları

Ama bu sefer o kadar uzun tutamayız, nedeni de Dedeler Köyü’ne gidecek olmamız. Bizdeki de ne şans hani, Atlas’a bu rotayı anlatan kişinin ta kendisiyle köyü gezeceğiz! Gırgır olsun diye elime rehberi de alıyorum ve Yiğit’e yıllar önce yazdıklarını hala hatırlıyor mu diye ara ara sorular soruyorum. Terk edilmiş Dedeler Köyü’ne ulaşmak için önce Dereler Köyü’ne gitmeliyiz. Yolda su kabağından çeşitli aksesuarlar, lambalar yapan bir dükkana uğruyoruz. Tavandan sarkan el emeği göz nuru ürünlerin yanlarına birer mani iliştirilmiş. Kimi kötü kaynana kimi kocanın evden kaçması konusunda etkili oluyor. Ama hemen herşey kadınlara yönelik nedense! Dükkanda kahvelerimizi içiyoruz, Yiğit ve Cemile dükkan sahibini bayağı önceden tanıyor olacaklar ki eskilerden bahsediyorlar. Sonra dükkanın hemen karşısındaki eski Bodrum evine giriyoruz, burası şimdi bir depo olarak kullanılıyor. Küçük metruk bir Bodrum müzesi gibi içerisi, Cemile –ressamlık yaptığı zamanlarda- çizdiği, boyadığı resimleri gösteriyor bana, zamanında açtıkları bir standın üzerinde ev resmi olan cephesini. Yerde onlarca su kabağı var daha işlenmemiş, tozlarının alınmasını ve elden geçirilmeyi bekleyen…

Dışarı çıkınca Yiğit ve Cemile bir motorsikletle yanımızdan geçen bir arkadaşlarına rastlıyorlar, sanki adam eski bir türk filminden fırlamış gibi, kendine has özel bir havası var. “Tarımı bırakıp hayvancılığa başladım.” diyor, şehir hayatında asla duyamadığımız sözler bunlar ya, ilginç geliyor.

Su kabakları ve Bodrumlular

Sonra süper aracımıza binip Dereköy’ün yolunu tutuyoruz. Asfalt yol kısa bir süre sonra bitiyor ve engebeli köy yolları başlıyor. Yolda karşımıza köylüler çıkıyor ama benim beklediğim tepkiyi vermiyorlar bu garip görünüşlü araca, alışmışlar mı acaba? Sonra Kavakderesi Vadisi’ne varıyoruz, yollar dar ve geçiş kimi zaman zorlaşıyor. Böyle böyle Dereköy’e ulaşıyoruz, her adımda önümüze çıkan büyükbaş hayvanlardan anlaşıldığı gibi köylüler buraya sadece hayvanlarını otlatmak için geliyorlarmış şimdi. Bizse piramit mezarları arıyoruz. Türkiye’de başka hiçbir yerde rastlamadığım bu piramit mezarların izinde kimi zaman dikenli olduğundan çok acıtan çalıların arasından geçiyoruz. Burası turistik bir yer değil, hatta sanırım Yiğit ve Cemile dışında da kimse bilmiyor Dedeler Köyü diye bir yer olduğunu dolayısıyla bir işaret falan da yok. Neyse ki rehberlerimiz yolu bir şekilde buluyorlar ve bu acayip türbelerin önünde buluyoruz kendimizi. Önleri belki bir şeyler çıkar umuduyla kazılmış. Türbeden içeri kafamı sokuyor ve biraz ürperiyorum.


Dereköy

Eve döndüğümüzde acayip yorulmuş hissediyorum kendimi, ama yine de Xavier akşam Gümüşlük’ün fotoğraflarını çekmek için merkeze inmek isteyince kendimi tutamayıp onunla gidiyorum. Merkez deyince öyle büyük bir yer canlanmasın gözünüzün önünde… Gümüşlük’ün deniz kıyısında dolaşıyoruz, hep tatilciler etrafta tabi. Asıl Bodrumlular denize falan da girmiyorlar zaten benim gördüğüm kadarıyla, ya da yazın girmiyorlar öyle diyeyim. Deniz kıyısının toprak yol olarak bırakılması hoşuma gidiyor. Balık restoranları kalbur üstü müşterilerle dolup taşmış, anlaşılan Gümüşlük jet sosyeteye hitap ediyor!

Akşam Cemile ve Yiğit’le eski kilisede buluşuyoruz: burada bir klasik müzik konseri olması vesilesiyle Cemile tezgah açmış, Yiğit’se fotoğraf çekip basına yayıyor.  Öyle yorulmuşum ki bu tarihi yer, bu güzel atmosfer bile bana yeterince cazip gelmiyor, derhal eve dönüp çadırıma kavuşmak istiyorum! Çadırım demişken Cemilelerde son derece konforlu geceler geçiriyoruz, sebebiyse bize şişme yatak vermeleri ve çadırımızı onun üzerine kurmuş olmamız. Bahçelerindeki kavak ağacının gölgesine kurduğumuz çadırımızda mışıl mışıl uyuyoruz, oh altımda mis gibi yatak, aman gece bir hayvan gelir mi diye endişelenmek yok, mis!

Süper araba ve sağ yukarıda piramit mezar

Yiğitlerde hayatın temposu oldukça yavaş, Cemile eskiden sabun yapıyormuş, şimdi “sağlıklı aburcubur” yapıyor, meyveleri kesip kurutuyor ve paketliyor. Cips görünümünde oluyorlar ama dediğim gibi son derece sağlıklı cipsler bunlar. Meyveleri kesip kurutucuya yerleştiriyoruz.

Cemile ve sağlıklı aburcuburları (Cemile’nin sitesi: http://cemileninsabunlari.blogspot.com/)

Yiğit’se evdeki lekeli ayna önünde benim fotoğrafımı çekiyor, pek poz vermeye alışık olmadığım için önceleri ne yapacağımı bilemiyorum ama sonra iyice moda giriyorum ve sonuç mutluluk verici, benim de havalı fotoğraflarım oluyor yaşasın!

Hope’un verdiği organik karpuz tohumları

Yiğit ve Cemile’lerde çok güzel vakit geçiriyoruz, bir anda ellerinde Atlas ekiyle birden türeyen bu Ege sevdalılarına harika ev sahipliği yapıyorlar. En yakın zamanda tekrardan dönmek üzere Gümüşlük’ten ayrılıyoruz,

Hoşçakal Gümüşlük ve vakit geri dönüş vakti!

Bu yazı Geziler kategorisine gönderilmiş ve , , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Gümüşlük ve Dedeler Köyü için 8 cevap

  1. Alaattin SAYDAM der ki:

    Çok güzel hazırlanmış ellerinize ve beyninize sağlık ilk fırsatta daha bilinçli olarak gezeceğiz.Selam,sevgi ve saygılarımla.

  2. Deniz Dipçin Tabrizi der ki:

    Cemile’ciğim
    muhteşem hazırlanmış bir sayfa emeğinize sağlık , kesinlikle görmek ve gezmek isterim , Gümüşlük’ten nasıl gidileceği hakkında daha detaylı bilgi verebilirmisin … teşekkürler <3 :))

  3. Bernacan der ki:

    Yine çok keyifli bir gezi ve aynı keyifle okunan bir yazı olmuş. Yüreğinize ve emeğinize sağlık..

  4. yasemen der ki:

    bu siteyi geçen hafta bi’ yolculuğum sırasında keşfettim… eve gelince ilk işim siteye girmek oldu… ve çok üzüldüm ben datçada yaşıyorum ve benim olmadığım tarihlerde burda olmuşsunuz ,,, oysa ne kadar isterdim sizlerle tanışmayı…. çok güzel bir blok emeğinize sağlık… en yapmak istediğim şeyi yapıyorsunuz… açık yürekliliğinize hayran kaldım… sevgilerle…

  5. Gezgin der ki:

    Piramit mezarları ben de görülmesi gereken yerlere eklemiş bulundum bakalım. Blog çok güzelmiş bu arada! Yazmaya devam etmelisin.

  6. mehmet tufekcioglu der ki:

    Yerler ve yollar etrafindaki insanlarla guzel!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir