İzmir & Akçay ve Kazdağları’ndaki Ekoköy Girişimleri

İzmir

Bu sömestır tatilinde ne zamandır gidip uzun zaman geçirmek istediğim İzmir’deydim. İzmir, hem büyük şehir olması bakımından bir çok imkanın mevcut olması hem deniz kenarında bulunması hem de İstanbul kadar karmaşık olmaması bakımından bana oldukça çekici gelen bir şehir. Ankara’da artık her türlü aktiviteye ucundan kıyısından girişmiş, her yerini gezmiş görmüş, bir çok ortamına girmiş çıkmış birisi olarak artık Ankara’yı son sayfalarını okuduğum bir kitap gibi hissediyorum. İzmir’se yepyeni heyecanların, dostlukların; yeni bir hayat biçiminin başlayacağı şehirmiş gibime geliyor. Yer değiştirmek, kendimde de bir çok şeyi değiştirmeme vesile oluyor bende.

Çok iyi hatırlarım, lise ikideyken televizyon izlememeye karar vermiş ama bir türlü bu illetten kurtulamamıştım. Ta ki başka bir eve taşındık, yeni evi televizyon izlememeyle özdeşleştirdim ve gerçekten de o zamandan beri TV’den son derece kopuk yaşamaya başladım – daha o zamanlardan psikoloji okuyacağım belliymiş meğerse :)

Neyse İzmir’e gittim diyordum, önce Dokuz Eylül Hastanesi Çocuk Psikiyatrisinde staj yaptım, sonra da ver elini Akçay ve Kaz Dağları… Staj gerçekten de çok faydalı oldu, hem klinik hem de çocuklar üzerine bir şeyler yapmak istediğime iyice ikna oldum, bir çok vaka gördüm. Yatılı olarak hastanede kalan çocuklarla çok iyi anlaştık, okeylerine dördüncü oldum, voleybol, yakartop ne varsa oynadık… Yalnız benim sorunum her zamanki gibi sınırı tutturamamamdı, gerçekten de çocuklara o sınırı koymakta zorlandım, sonuçta stajyerdim ve belli kurallar içinde yaklaşmam gerekiyordu çocuklara –acaba gerçekten de öyle miydi?- Uzun felsefik ve psikolojik fikirler sunulabilir şimdi burada ama yeri değil sanırım, gezi blogu değil mi burası canım?-

Velhasıl İzmir fena olmamakla birlikte fazlasıyla nemli, karışık ve otobüs fiyatlarının yüksek olduğu bir şehir. Ama yine de iyi iyi kötü değil.

Akçay ve Dostlar

Staj bittikten sonra Ezgi’nin dünyanın en pratik –adam her gittiği yere soba kuruyor yahu!- erkek arkadaşı Stephane’ın Akçay’daki evine gittik. Stephan’ın ailesi yirmi yıl kadar önce Türkiye’ye yerleşmiş almış Almanlardan. Stephane tam bir Egeli aksanıyla türkçe konuşuyor ve muhteşem türk kahvesi yapıyor! İlkokulu tek sarışın olarak Akçay’da okumuş –bir ilkokul fotoğrafını gösterdi gülmekten öldük!-, tek sıfatla tasvir edilemeyecek insanlardan o da. Biz Akçay’a vardığımızda bizi sımsıcak bir salonda hazırlanmış harika bir yemek masası bekliyordu, zeytinler Stephane’ın bahçesinden, zeytinyağı yüzdeyüz doğal (ve çok ama çok lezzetli!)…

O akşam yemeğimizi yedik, sonra bir Akçay yürüyüşüne çıktık. Bayılıyorum şu sayfiye yerlerinin bu soğuk aylardaki terk edilmiş haline, her şey bizimdi, manzara sadece bizim, dalgalar sadece bizim için vuruyordu kıyıya, biz duyuyorduk sadece doğanın sesini. Biz Ezgi’yle dünyanın tüm geyiklerini yaparken Xavier ve Stephane da başlığı “beton”, “ahşap”, “kerpiç” gibi hammaddeler olan derin sohbetlere girişmişlerdi! Tüm sahil bizimdi alabildiğine, nereye istersek oturabilirdik, altımızdaki kumlar “beni al beni al” diye fısıldıyorlardı durmadan. Sahilde ateş yaktık, denize ve gökkubbedeki yıldızlara baka baka sözcükler döküldü her birimizin ağızlarından, karanlık geceye karıştılar.

Kazdağları

Ertesi günse dooğru Kazdağları! -muhteşem kahvaltıyı unutmamam gerek tabi, bu arada evet ben seviyorum yemek yemeyi!- Geçen yaz ekoköyleri sırasıyla dolaşırken güneşin kızı sevgili Gizem’in arkadaşı Julien’le tanışmıştık, Dedetepe Ekoçiftliği’ne bir hamam yapmakla meşguldü Julien, saatlerce sohbet etmişlerdi Xavier ile, Julien ekoköy projelerinden bahsetmiş, bizi de davet etmişti. İşte şimdi tam vaktiydi! Kaz dağlarının en tepelerine tırmandık, yukarı çıktıkça hava soğudu, buz gibi oldu. Yolda çok yorulunca geçen bir arabaya el kaldırdık ve şöfor geçen İzmir’deyken karşılaştığımız bir ağabey çıktı (nasıl geliyor böyle tesadüfler bizim başımıza?), bizi sağolsun taa evin kapısına kadar bıraktı, yalnız içeri girip bir çay içme teklifimizi reddetti, sebebi de Julien’lerin kaldığı evin kapısındaki cansız mankenler! Ağabey kendini bir korku filminde gibi hissetmiş, dolayısıyla çay teklifimiz geri çevirdi, eh biz de bir daha görüşmek umuduyla diye ayrıldık.

Julien, upuzun, incecik tertemiz suratlı bir Fransız; sanarsınız ki cebinden şapkasını ve sopasını çıkarıp dans etmeye başlayacak önünüzde. Köyde herkes onu çok seviyor, o da son derece mülayim, uyumlu, güleryüzlü bir çocuk. Fransa’da ekolojik mimari üzerine geliştirmiş kendini şimdi de burada bir grup insanla beraber ekolojik köy kurma yolunda. Julien ve arkadaşı Tom bize atölyelerini, yeni ısmarladıkları kiremit üretme aletlerini, yurt kurmak için getirttikleri kocaman keçeyi, hazırladıkları kompostu, içindeki yüzlerce solucanı ve mantar üretmek için hazırladıkları düzenekleri gösterdiler. Sonra da arazilerine yürüdük: ağzımız açık kaldı resmen, en sonuncu hanenin elli yıl önce terk ettiği, ortasından nehir geçen inanılmaz güzellikteki bir alan, tam oturup hayal kurmalık… Buraya evleri inşa edeceklermiş… Bir de permakültür yapacakları bir arazi var ki o da bundan on dakika kadar yürüme mesafesinde. Anlaşılan Julien’leri ileride çok ziyaret edeceğiz:) Aslında ekoköyleri hakkında anlatılacak bir ton şey var ama biraz daha zaman geçtikten sonra kendiniz ziyaret edersiniz belki burayı ve kendileri anlatırlar biricik köylerini!

Bu yazı Geziler, Sürdürülebilirlik kategorisine gönderilmiş ve , , ile etiketlenmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir