Konya: Sadece Mevlana’dan İbaret Olmayan Şehir

Yine ve yeniden vakit geldi çattı, düştük yollara. Bu yaz tıpkı geçen yaz olduğu gibi Türkiye’de kalmaya karar verdik. Fakat bu sefer farklı bir yol izliyoruz: doğuya yönelttik rotamızı. Blogumuzu takip edenler bilir, geçen sene İstanbul’dan yola çıkıp batı kıyıları boyunca seyahat etmiş, çok güzel insanlarla tanışmış, çok hoş anılarla dönmüştük evimize. Bu sefer de Konya’dan başladık yola: Niğde, Aladağlar, Göksun, Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Viranşehir, Mardin, Midyat, Siirt ve Van rotamızın üzerindeki yerler. Dediğim gibi ilk durağımız Konya. Ne gariptir ki dünyanın bir ucuna ayak basmışız da, ta burnumuzun dibindeki Konya’ya bir türlü gidememişiz. Neyse ki bu sefer kararlılığımızı gösteriyor ve Konya’ya varıyoruz.

Aleaddin Camii önünde

Park ve bisiklet dolu bir şehir

Henüz şehre girmeden önce, artık görmeye alışkın olduğumuz, Türkiye’nin birçok şehrini virüs misali kuşatan tokiler karşılıyor bizi. Uzun çağlar boyunca mimari estetiğin baş şehri olmuş Konya’ya dair pek hoş bir başlangıç sayılmaz doğrusu. Bu birbirinin aynısı, enerji sömürücüsü hantal binalar neyse ki Konya merkeze yakınlaştıkça azalıyor, tarih kokan bina sayısı da doğal olarak artıyor.

İlk başta söyleyeceğim, Konya bir şehir gibi sahiden de. Bir harmoni, uyumluluk var sokaklarına hakim. Neyse o gibi çoğu zaman, o gün somurtmak istiyorsa somurtuyor doya doya. Canı ağlamak isterken zorla gülümsemiyor. Ya da o günkü dileği bağıra bağıra haykırmaksa içinden geçeni “Aman komşular görürse ne der!” gibi bir soru geçmiyor aklından, çok açıksözlü, çok dobra. Belki de o yüzden neredeyse hiçbir şey iğreti durmuyor Konya’da. Ankara’da genelde alışkın olduğumuz, bilmem nereye yapılıp da bomboş, kimsenin yerini bile bilmediği parklar, Konya’da çok önemli bir yere sahip örneğin: sanki şehrin ana damarları gibiler, onlar olmazsa Konya var olmazmış gibi. Büyük çoğunlukla yaşlıların (daha çok da erkeklerin) sosyalleşme yeri olan parklar, kimi zaman çocukların koşuşup güvercinlerin peşinden koştukları bir yere dönüşüyor; kimi zamansa iki takkeli amcanın çimlerde karşılıklı oturup eski zamanları andığı bir kahvehaneye…

Konya merkezdeki Aziziye Camii, Şerafettin Camii ve güvercinleri, pazar

Geniş caddeler var Konya’da enine, boyuna uzanan; trafiği de eksik değil ama… Bisikletler arabalarla karşılatırılınca çoğunlukta değiller belki ama yine de her adımda karşımıza çıkıyorlar. Bisikletlerin modeliyse hep aynı garip bir şekilde. Sanki şehir belli bir markayla sponsorluk anlaşması yapmış gibi. Bisiklet kullanımı yaygın evet, ama şunu da söyleyeyim: Konya’da kaldığım üç gün boyunca hiçbir kadını bisiklet sürerken görmedim.

Konya eşittir Mevlana demek. Her yerde Mevlana sembolü… Mevlana şekeri var misal, lahmacuna benzer mevlana diye bir yiyecek… Mevlana kelimesini bir yerde görmeden beş dakika dahi yürümek mümkün değil. Mevlana müzesi, tahmin edebileceğiniz gibi Konya’yı ziyarete gelmiş istisnasız herkesin ayak bastığı bir yer. Denilebilir ki Konya’nın turizmi Mevlana’nın çok ekmeğini yiyor.

Konya’da ha babam yemek

Yemeğe meraklıyız ya derhal dışarıdan biraz kalbur üstü gözüken restoranlara giriyor, bir anlık sultan olmanın esrikliğinde, “Haydi gösterin bize Konya’nın ağız sulatanlarını, gösterin en ulu marifetlerinizi” diyor ve önümüze sürülen türlü yiyeceklerin fotoğrafını çekiyoruz. Etli ekmek, salçalı tavuk çorbası olan arabaşı, fırın kebabı, baklavanın daha hafifi olan sacarası, herkesin önümüze çıkardığı, Konya mutfağının bilinen tatları. Ama biz öyle bir yere gittik ki sora sora, yolları tepe tepe, zannettim ki dönmüşüz tekrardan Osmanlı günlerine.

Etli ekmek, badem helvası ve Somatçı’nın leziz çorbaları

Somatçı’dır buranın ismi. Somat, sofra demek olurmuş meğerse, somatçı ise sofrayı kaldıran kişi. Mevlevilik dergahında on sekiz görevden onuncusu sofracı imiş zamanında. Buranın ilginç bir hikayesi var aslına bakarsanız. Burayı kuran Ulaş bey mevlevi felsefesine merak sarmış, bir yandan da en büyük becerisi aşçılıkmış. En güçlü yanından yola çıkıp iyi bir şeyler yapmak adına, çıkmış yola Türkiye’nin dört bir yanındaki mevlevihanelerini ziyaret etmiş, bu arada az da kitap karıştırmamış hani… Amacı Selçuklu, Mevlevi ve Osmanlı mutfağından esinlenerek keşfettiği tatları günümüze taşımakmış. Tadımlık dört farklı çorba çıkarıyorlar Somatçı’da önümüze, tutmaç, karamık, fihi ma fih ve cevizli biber çorbaları… Xavier’nin de benim de favorimiz cevizli biber çorbası oluyor. Sonrasında ağızda hemencecik dağılan badem helvası geliyor önümüze. Şöyle yazıyor tatlının tanıtımında: “Onun cevizlerle, bademlerle, şekerle yoğrulmuş badem helvası, hem dilimi damağımı tatlılaştırır, hem de gözlerime nur verir.”

Yılların keçecisi

Burada tanıştığımız Ulaş bey bize keçeci Celalettin ile tanışmamızı öneriyor. Konya’nın geleneksel yollarla keçecilik yapan tek kişinin o olduğunu söylüyor. Yola koyuluyoruz, keçeci Celalettin’in yanına varıyoruz. Önceleri pek fotoğraf çekmemizi istemiyor yılların keçecisi, sonrasında izin veriyor ama. Kızları, eşi yanında, sikke (mevlevi şapkası) yapıyorlar. Benim psikoloji okuduğumu duyunca “Benim” diyor “kesin psikoloğa ihtiyacım var. Hiç lafımı sakınmıyorum, aklıma ne gelirse pat diye söylüyorum, ne istersem yapıyorum, örneğin Hilton’a delik ayakkabıyla giderim umrumda olmaz.”… Eşi de yan taraftan destekliyor keçecinin söylediklerini. Biraz konuşuyoruz, tam ayrılacakken “Sen böyle geziyorsun ya bence senin de psikoloğa ihtiyacın var!” diyor keçeci Celalettin, hakikaten de sözünü sakınmadığını kanıtlıyor böylece bize giderayak.

Bir keçe örneği, Kevser’le avludaki iplikleri kucaklarken, Keçeci Celalettin

Köşe başını bekleyen çeşmeler

Konya’yı turlamaya devam ediyoruz. Pazarlarında dolaşıyor, esnafla konuşuyor, yeni sünnet olmuş bir çocuğun fotoğrafını annesinden izin alarak çekiyor, sokaklarını durmadan adımlıyoruz. Köşe başı önümüze taze portakal suyu satan dükkanlar çıkıyor, hem de bunların bazılarında sadece portakal suyu yok, zencefilli elma suyu, ballı muzlu süt, ananaslı limon yani ne ararsak var… Her öğünden sonra böyle bir tane meyve suyu mutlaka içiyoruz. Sonra çeşmeler, yoldakileri suyun büyüsüyle buluşturmak adına köşe başlarını beklerler Konya’da, hiç su derdi çekmez insan, bir şişesi olsun yanında, kafidir, doldur babam doldurdur…Hiç susamazsındır.

Selimiye Camii ve önündeki bisikletli, Aleaddin Cami’nin merdivenlerinde

Konya’da kalışımızın son günü, “Büyük Anadolu Yürüyüşü”nün sonunda katılımcıların Gölbaşı’ndaki mücadelesini anlatan kısa belgeselimizi hazırladığımız vakit görüntülerden tanıdığım Kevser’le buluşuyoruz. Çok enteresan bir şey yaşanıyor, ben kişilerle yapılmış belgeselleri kısaltmaya çalışırken bir hayli aşina oluyorum Kevser’e, konuşmasına, haline, tavrına. Öyle ki sanki onu yakından tanıyor gibiyim bile denilebilir. Tanıştığımızda onun aslında ünlü biri olmadığı, sadece bana tanıdık geldiği fikrine alışmak zor oluyor. Kevser, su gibi dupduru, tertemiz, içinin güzelliği dışına yansımış biri. Bizi şu anda içinde baharat ve türlü ipliklerin satıldığı eski, metruk bir binaya götürüyor. Buranın avlusunda yeryüzündeki tekmil hayvanları bulmak mümkün neredeyse! Yeni yavrulamış kediler, horoz ve tavuklar adeta fışkırıyorlar küçük avlusunun her köşesinden. Rutubet kokulu eski yapının içi, binbir diyarın kokusunu ciğerine çekmiş, gözlere şenlik baharatlara ev sahipliği yapıyor. İçinde birkaç adam umarsızca televizyon izliyor, bize kısa yan bakışlar atmakla yetiniyorlar. Bahçenin bir kenarına üst üste ipler dizilmiş bir süredir orada beklediği çok aşikar olan. Ortamı çok sinematogratif bulup birkaç fotoğraf çekiyoruz beraber.

Sünnet çocuğu, köfteci tuktuk (sadece Tayland’ta yokmuş meğer!), Mevlana ve bisiklet bir karede

Her şeyin bir sonu var, biz de ziyaretimizin sonuna geliyor, Kevser’den, Konya’dan ayrılıyoruz; hala Mevlevi felsefesini benimseyen insanların olduğunu öğrenmek ruhumu okşuyor, zaman birden değişmiş hissine kapılıyorum. Konya’dan güzel anılarla ayrılıyorum.

 

Bu yazı Geziler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Konya: Sadece Mevlana’dan İbaret Olmayan Şehir için 4 cevap

  1. hülya der ki:

    merhaba tüm yazılarınızı bi çırpıda okudum .Ne güzel anlatmışsınız gezdiğiniz yerleri

  2. Ahmet tahsin Çınar der ki:

    Merhaba,
    Siz ayrıldıktan sonra blogunuza girdim ve gezilerinizi, yaşadıklarınızı ve gözlemlerinizi bir çırpıda okudum. Gözlemlerinizin netliğine ve anlatımınızın akıcılığına hayran oldum. Biraz daha kalın diye ısrar etmediğim için de üzüldüm. Oysa ne kadar çok şey vardı paylaşacak. Neyse ki ben hazirana kadar buradayım ve bu kez köye değilde bana gelmenizi dilerim.

    Dostluk ve saygım baki.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir