Aladağlar’ın Kalbinde Üç Günlük Bir Yürüyüş

1. Gün

“Ver elini Aladağlar!” diyerek niyetlendik bir yürüyüşe, dağ bizi bekler, dağ, bayır, çimen, düzlük, bayır, yolumuzu gözler diyerekten. Yürü babam yürü bitmez bu dağ yolları biliriz ama atamazsın satamazsın ki gönlündeki bu hevesi, dağların sesi çın çın çınlar kulağında. Dağ havasını bir kez ciğerlerine çekmişler bilirler, burada çekilen bir nefes, yeniden doğmaya bedeldir, baştan uca yıkar paklar da yaşam suyuyla kutsar insanı.

Yürü yürü bitmeyen dağlar, tertemiz kaynak suları, köpekler (bu kadar masum göründüklerine bakmayın!)

Demirkazık’tan yola çıkarak yukarıya doğru yürüyüyoruz Aladağlar’ın eteklerinde. Biz dağa, ıssızlığı geldiğimizi sanmışız, meğerse araç trafiğinden burası da nasibini almış bile. Birinci araç, ikinci, üçüncü, dördüncü derken altı kadar araba geçiyor yanımızdan. İstisnasız hepsi de “Yukarı gidiyoruz, haydi sizi de götürelim!” diye yukarı kadar bizi almayı teklif ediyorlar. “Hayır” diyoruz, “Biz yürümeye geldik.” Biraz ısrar edenler edenler oluyor ama birkaç itirazdan sonra “Siz bilirsiniz” diyerek kendi halimizi bırakıyorlar bizi. Ardarda buz gibi suların aktığı kaynaklar çıkıyor önümüze, kana kana içiyoruz can sudan. Sonra bir araba daha geliyor arkamızdan, yine duruyor hemen yanımızda ama bu sefer farklı bir amaç için. “Milli parklar müdürlüğünden geldiklerini, kamp yapmanın ücretli olduğunu ve bilet kesmeleri gerektiğini” söylüyorlar. Daha yeni şehir adetlerini unutmuş, sadece doğanın kanunlarının geçerli olduğu bir diyara doğru iyice yol almışken “Bu da nereden çıktı şimdi” diye düşünüyoruz. Aşağıda bilet kesen hiçbir yer olmadığını söylüyorum, “Ha evet biz arabayla dolaşıyoruz, yakalayabildiğimize bilet kesiyoruz.” diyorlar.

Yanımızdan yabancı oldukları her hallerinden belli olan bir grup bisikletli geçiyor, bir yarım saat sonra bir grup daha. Bizden başkaysa kimseler yok şimdilik yürüyen ortalıkta. Yukarılara çıkıyoruz ancak kafamızı kaldırıp şöyle bir baktığımızda sanki o kadar yolu hiç yürümemişiz, sanki hiç yol kat etmemişiz gibi. Karşımızda koca dağlar, kolay kolay aşılmayacaklarını haykırıyorlar göğüslerini gere gere. Bizse bu heybetli görünümün karşısında daha da hırslanıp daha geniş adımlarla çıkıyoruz tepeyi. Koca dağın ruh hali habire değişiyor, bir sırtından yansıyan sımsıcak güneşi hançer gibi saplıyor ensemize ve yollarını iyice dikleştirip aşılmaz kılıyor; bir sepserin suların oluk oluk aktığı kaynaklarla güldürüyoruz yüzümüzü. Birinci kamp yerinin yanından geçiyoruz. Biraz önce yolda selamlaştığımız bisikletliler çoktan üstlerini başını çıkarıp dinlenmeye çekilmişler bile. Yürüyor, yürüyor, sırtımızda çantalarımız adeta iki karınca gibi koca dağın koynunda yol alıyoruz. Bitki örtüsü, dağın eteklerindekinden çok farklı şimdi. Tatlı bir sukunet hakim oluyor etrafa. Sadece dağda yaşayan türlü hayvanın sesi çalınıyor ara ara kulağımıza. Ayaklarımıza kara sular inmiş güneş de batmaya yüz tutmuşken düzlük bir yere kuruyoruz çadırımızı. Ve uzun zamandır yapmak istediğim şeyi yapıyorum, Yaşar Kemal okuyorum Aladağlar’da. Onun diliyle, betimlemeleriyle bakıyorum bir kez de etrafa, daha bir görür oluyorum sanki bu sefer, efsanelerini canlandırıyorum hayalimde, aşık oluyorum bir daha Aladağlar’a ve tabi ki Yaşar Kemal’e.

Doğanın ortasında kamp-gün batmadan hemen önce, yünleri yüzülen koyunlar, yörük abi

Hemen arkamızda çıngır çıngır çan sesleriyle yüz kadar üyesi olan bir sürü otlamaya başlıyor, bekçi köpekleri hafiften saldırmaya yelteniyorlar ama hiç yüz vermiyoruz. Gece yatarken daha kaç kez yanımıza geliyorlar artık hiç bilmiyorum. Bir ara birkaç silah sesi duyuyoruz, buralarda avlanma olmaz demişlerdi halbuki, bir anlam veremiyoruz silah seslerine. Biraz tedirgin oluyoruz. Rüyamda bir mutfakta seri hareketlerle tencereleri hızla karıştıran bir grup Çinli görüyorum, bir uyanıyorum yine koyunlar çanlarını sallaya sallaya yanı başımızdalar! Koyunlar uyuttuğu kadar uyuyoruz…

2. Gün

Durmak yok, yola devam! Niğde’den aldığımız peynir, ekmek, fıstık ve kuru üzüm karışımıyla kahvaltımızı ediyor ve tekrardan yola düşüyoruz. Yol iyice dikleşti, ortalık iyice ıssızlaştı. Dağ keçisi, geyik, tilki, gelincik, vaşak, kurt ve tavşan kaynayan bu koca dağlar, ne kadar da ulu, ürkütücü ve asi duruyorlar. Aklıma yeni izlediğim “Touching the Void” filmi geliyor, dağcılardan birinin bir ayağını kırıp dağda kalışını, günler sonra insanüstü bir çaba sarfederek kurtuluşunu, ölümün kıyısından dönüşünü hatırlıyorum. Her yıl mutlaka en az bir kişinin canını alan Aladağlar’ın da hiç de masum olmadıklarını hatırlıyorum. Burada ayağımızı bile burksak dönüşün çok zorlu olacağını söylüyor Xavier, öyle ya telefon çekmiyor, köy bir günlük yürüyüş mesafesinde, etrafta in cin top oynuyor. Neyse ki sadece yürüyoruz, tırmanış yok bizde buraya gelen birçok dağcının aksine.

Bir süre sonra yine sürülerin sesi çalınıyor kulağımıza. Başımızı sağa döndürdüğümüzde kalabalık bir koyun-keçi-kuzu sürüsü ve çobanları seçiyoruz. Koyunları teker teker bacaklarından yakalayıp yünlerini kırpıyorlar. O kadar üşümüşüm ki kırpılmış yünlerin üzerine atıyorum kendimi, iliklerim ısınıyor. Psikolog olduğumu söyleyince “Doktor musun?” diyorlar. “Hayır diyorum.” “Peki öğretmen?” diye soruyorlar. “Hayır diyorum, psikologum.” “Peki o halde.” diyorlar. Bizi sofralarına buyur ediyorlar, o kadar ısrar ediyorlar ki kabul ediyoruz (he bi de deli açız tabi!). Bizi çadıra gönderip salata yaptırıyorlar. Elime de neredeyse Selçuklu döneminden kalmış bir bıçak tutuştuyorlar, başlıyoruz salatayı hazırlamaya. Bu sırada biri ataşi yakıyor, diğeri etleri hazırlıyor. Hayatımda yediğim en lezzetli eti yiyorum, onlar da salatamıza hayran kalıyorlar. Fotoğrafımızı çekin diyorlar, amenna diyoruz; onlar poz verdikçe Xavier basıyor deklanşöre. Çobanlardan en yaşlı olanı, okula gittiğini, “Büyük ve küçük kan dolaşımını ve kaldıraç kanununu” hatırladığını söylüyor, birkaç kelime Fransızca konuşuyor Xavier ile, diğerleri şaşırıp kalıyorlar… Yıllarca kaymakamlıkta hizmetli olarak çalışmış, şimdi de yardıma geliyormuş diğer çobanlara. Hasan adı. Diğerlerinin hepsinin çocukluğunu bildiğini söylüyor, yarısıyla akraba olduğunu anlatıyor. Aralarında inanılmaz esprili bir dil var, acayip dalga geçiyorlar birbirleriyle, tiye alıyorlar birbirlerini. Çok nazikler bize karşı ama kendi aralarında bir o kadar kaba olabiliyorlar. Dün gece duyduğumuz silah seslerinden bahsediyorum, sürülere kurt saldırmıştır, kurtlara sıkmıştır çobanlar diyorlar. “Kurtlar da var demek buralarda?” diyorum. “Vardır ama yazın insana yanaşmaz, koyunlara, kuzulara saldırır, ancak kışın çok aç olduğunda insana belki saldırabilir.” diyorlar.

Yörüklerle ziyafet, yünü yüzülmek üzere bir koyun sürüklenirken, soğuk havadan donup yünlerin üstüne tünemiş ben

Yünleri ne yapıyorsunuz diye sorduğumda, buralarda çeyizde yün bulundurmanın adet olduğundan bahsediyorlar. Kilo kilo yün satın alırmış erkek tarafı kız tarafı için. Bebek yünün içinde uyutulurmuş, yünde insan mışıl mışıl uyurmuş. Yün önce güneşin altına serilir, bir gün bekletilirmiş, sonra nehirde yıkanırmış. Hiçbir şey kullanılmazmış yünler yıkanırken, ne bir deterjan ne bir çamaşır tozu… Yine de yün köpürürmüş nehre atıldığında sanki sabunlanmış gibi. Böyle temizlenirmiş yün… Ama eğer güneşe koymadan nehre konursa, işte o zaman yün küsermiş, asla temizlenmezmiş, kapkara kalırmış ondan güneş ışığını esirgeyen sahibine inat.

Közde çay pişiriyorlar bir de, bizi de “Siz paket yiyecekler yiyorsunuzdur” diye dalgaya alıyorlar. Çay mis gibi dağın başında öyle güzel geliyor ki… İleride koyunların yanında duran eşeğe binmek istiyorum. “Bin, hiçbir şey yapmaz diyorlar.” Binmemle eşeğin huzursuzlanması bir oluyor, hızla gitmeye başlıyor, ne yapsam durduramıyorum, bir oraya bir buraya sallıyor, atmak istiyor üstünden beni. Ben de o an hızlıca bir karar verip bir ayağımı yere uzatarak iniyorum. İniyorum derken, son saniyede düşüyorum aslında. Çobanlar başıma toplanıyorlar, hem biraz komiklerine gidiyor, hem de iyi miyim diye soruyorlar. Neyse ki bi’şeyciğim yok.

Eşekten düşeceğimi henüz bilmediğim dakikalar (düşüşün fotoğrafı yok!), temmuz ayında kara ulaşmak!

Çobanlar bize iyi dileklerini iletiyorlar biz de onlara ve yola düşüyoruz yeniden. Ne manzaralar görüyoruz, ne bitkilerin, otların kokusunu içimize çekiyoruz, ah Yaşar Kemal olsam da anlatsam… Çadırımızı kuytu bir yere kuruyoruz, insana nasip olmaz bu kadar harika bir doğanın ortasında uyumak her zaman, tadını çıkarıyoruz.

3. Gün

Sabah yağmur yağıyor, neyse ki kısa bir süre sonra duruyor ve çadırımızı ve uyku tulumlarımızı kurutuyoruz. Toprağın kokusu daha bir derinden geliyor şimdi. Artık Niğde’ye, uygarlığa döneceğiz. Engebeli bir kanyondan geçiyoruz, zorlu bir kanyon, bazen nereden geçeceğini bilemiyor insan. Nehir yatağı aslında ama nehir mışıl mışıl uykularda bu mevsimde. Dağların rengi bir kızıla çalıyor, bir kahveye; kimi zaman sivrileşiyor, kimi zamansa yontulmuş gibi duruyorlar. Dev böcekler çıkıyor önümüze, engeller yolu kapatıyor, ama yine de hep bir yol buluyoruz kendimize. Bağırıyorum, sesim yankılanıyor ulu dağlarda. İzlediğimiz yol bir köye doğru kıvrılıyor. Yerlere kadar sarkmış dallarıyla hiç ellenmemiş kiraz ve dut ağaçlarının ortasından geçiyor, meyveye doyuyoruz. Yanımızdan eşek üstünde bir köylü teyze geçiyor, beceriksizliğime yanıyorum bir kez daha. Artık enerjim tükenmiş, ayaklarıma kara sular inmiş. Yola varıyor ve bir rehbere rastlıyoruz. Adı Serdar’mış. Senelerce bu dağlarda rehberlik ettiğinden bahsediyor, “Dağın” diyor, “Alacağı varsa alır seni. Mevsime bakmaz…” Ustası böyle söyleyince bize laf etmek düşmez deyip ayrılıyoruz yanından.

Başı dumanlı dağlar, Xavier ve ben, Aladağ’ın doğa mucizeleri ve önünde minicik ben!

Şimdi gözlerimi kapattığımda heybetli dağlar geliyor gözümün önüne ve adım başı önüme çıkan dağ havasıyla suyuyla beslenen nazlı bitkiler Aladağlar’ı düşününce. Ruhum gönlüm açılıyor dağlar düşlerime geldikçe…

 

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Aladağlar’ın Kalbinde Üç Günlük Bir Yürüyüş için 5 cevap

  1. nihat erkmen der ki:

    bir solukta aladağları okudum resimleri irdeledim ve gözlerimi kapadım şimdi oradayım ağustosta üşümenin ne demek olduğunu bir ben bilirim birde o dağlara çıkanlar heleki havası yeni doğmak ne demek insanı reankarnasyona sokar beni benden alır o dağların efesi yapar aldığım nefes beni sarhoş eder içtiğim su sadece beni doyurur yemek yemeden ne yersem yiyeyim kuru soğan bile ziyafete dönüşür dağlarda teşekkürler çağımızın gezginleri sağolun ……….neyse afyona gelirseniz sultan dağlarına beni unutmayın ne olur ağustosta üşümek rüzgarından savrulmak isterdim sultan dağlarında akşehir ve eber gölü ayaklarının altında birde buzluk mağaramız var en sıcak günde içerisi buz gibi neyse çok laf ettim galiba Xaviere selam söyle eniştemiz oluyor artık.sizde kendinize iyi bakın ablacığım yeni gezilerini bekliyorum

  2. özlem. der ki:

    Çok güzel yazmışsın ama dememişsin verdiniz mi para milli parklar müdürlüğünün adamlarına? Verdiyseniz ne kadarmış?? Bi de vermemişsinizdir inşallah :)

  3. Şükrü Meşeli der ki:

    Güzel kızım.Anlatımın her geçen gün daha da güzel akıcı ve sevimli hale geliyor.
    Fotoğraflar zaten tartışmasız derecede güzel.
    Yanlız dağbaşlarında başınıza bir şeyler gelebilir diye de ödüm kopmuyor değil.
    Sizleri seviyorum.

  4. sebahattin kutlu der ki:

    Sedacım bu yazıda çarçabuk bitti, yazı mı kısa sen mi çok güzel anlatıyorsun yoksa aladağlardan mı bilmem ama ciğerlerimiz sanki o havayla doldu. Sana ve Xavier e çok teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir