Hint Okyanusu’nun Ortasında: Reunion Adası

Herkese bir tropik ada selamı çakıyorum!

Uzun bir aradan sonra yine bambaşka bir ülkedeyim. Yalnız bu sefer kendi rekorumu kırdım, bir hayli uzaklara gittim, daha önce Türkiye’den hiç bu kadar uzakta olmamıştım!

Reunion’dayım, Hint Okyanusu’nun ortasında! Ve bu sefer bir “backpacker” seyahatinde değil de “turistik” bir gezideyim diyebilirim. Eh, bu sefer durum farklı, Xavier ile başbaşa değiliz. Xavier, babası Michel, annesi Genevieve, kız kardeşi Sandrine ve onun erkek arkadaşı hep beraber geziyoruz adanın dört bir tarafını. Tatilden çok uzak bir zaman diliminde, sömestırın ortasında burada olmamızın sebebiyse Xavier’nin babası Michel’in altmışıncı yaşını kutlamak. Yalnız bu seyahati özel kılan Michel’in doğum gününü kutlayacak olmamız değil, Allard ailesinin tüm üyelerinin bir araya gelecek olması. Öyle ki çocuklarını bir arada görmeye hiç ama hiç alışık olmayan bu aile, on yılda bir kez de olsa çocuklarını ve de onların partnerlerini kapsayan bir seyahat planı yapar ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan evlatlarını –nihayet- bir araya getirmeyi başarırlar. Böylece Allard ailesinin ikincil öğeleri de –tıpkı bendeniz gibi- bu ‘anca rüyanda görürsün’ makamındaki gezilerden birine katılma şansını yakamış olur… İşte önümüzdeki günlerde bu blogda okuyacağınız yazılar da tam olarak bu gezinin meyveleri.

Kısa bir girizgah yaptık şimdiyse hikayeye en başından başlayalım… Genevieve aylar öncesinden bu çekirdek aile üyelerini kapsayan ‘büyük buluşma’nın ilk tohumlarını atmaya başlamıştır. Seçeceği yerin ‘On saat uçak yolculuğunu gerektirmeyecek bir yer olmasını’ ilk şartlarından biri olan belirleyen Genevieve, Belçika’dan uçağa binen kendisinin ve eşinin 10 saat, seyahate Türkiye’den katılan Seda ve Xavier’inse tam 36 saat yollarda sürüneceğini öngörebilir miydi, bilmiyoruz… Bilinen tek şey varsa o da bu yolculuğun Türkiye tayfası için bir hayli tüketici olduğu gerçeğidir. Eh kolay mı, Ankara Esenboğa’ya gecenin köründe var –ki bir havaalanını hiç bu kadar boş görmemiştim-, uçağın kalktığı 6:00’ya kadar havaalanının muhtelif koltuklarında kıvrıl kıvrıl uyumaya çalış, sonrasında Munih’e var, orada da beş saat kadar bekle, gezilmedik dükkan, dükkanlarda bakılmadık tek bir obje, ellenmedik tek bir kitap, oturulmadık tek bir koltuk bırakma, sonra hop Paris’e uç, yemek yemeye çalış ama yiyeme –çok pahalı ve yanımızda çiğ köfteli sandviçimiz var neyime gerek Fransızın ‘croissant’ı, ‘pain au chocolat’sı-. Ne de olsa 5-6 saatimiz var, biraz şehri gezeyim deyip gezememe –İki kişi Ankara-İstanbul otobüs fiyatı, aman canım neyime gerek-, kimse uyumasın diye arasına birer demir konulmuş koltuklarda saatlerce pinekle ve önümüzdeki iki hafta boyunca her bir tarafımı saracak olan Fransızca’ya iyicene alış ve Reunion uçağını sabırla bekle… Sonra Madagaskar’lı bir teyzeyle kanka ol, biraz ‘Madagaskar’da havalar nasıl’ üzerine çene çal ve şarja takmış olduğun telefonunu çaldır. İşte Reunion Adası için uçağa binmeden öncesinin kısa bir özeti.

Uçağın penceresinden bir kare, Xavier,ben ve Madagaskarlı Clementine

Reunion Adası uçağına bindiğimde, vücudum  ‘herhalde bu eziyet sona erdi’ diyordu ama feci surette yanılmıştı, nitekim daha yolculuk yeni başlıyordu. Kafamı nereye koyduğumu hatırlamıyorum bile, öyle derin uykulara dalmışım ki… Arada önüme gelenleri mideye indirmişim ama gerisi toz pembe rüyalardan ibaret. Aradan 13 saat geçmiş, geceyle gündüz birbirine karışmış, vücudum batıdan doğuya bir anda geçişi “Aha ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum ” diyerek bir ah çekmiş, –bakınız: Tayland seyahati- ve biz Afrikaları, Avrupaları, okyanusları aşmışız da bu kimseciklerin adını bile duymadığı adamıza varmışız bile…

Hava sıcak –hiç şaşırmadım-, her taraf yemyeşil, -bittabi-… Etraf “Hey siz yeni gelenler, farkında mısınız adadasınız!” diye basbas bağırıyor. Ben, yorgunluktan bitmişim, bir yatağa dünyalara değişebilirim. Nitekim iki tabanca gelmemenin avantajları olduğu kadar dezavantajları da var tabi, öncelikler değişiyor… Sandrine’in Reunionlu erkek arkadaşı Stephane’ın ailesinin davetine derhal icap etmek gerekiyor. Önce kiraladığımız arabanın sahibiyle buluşuyoruz, mini mini elbisesi, yüzünün kenarlarına doğru uzayıp giden makyajı, sapsarı kıvırcık saçları ve incecik sesiyle bir masal kahramanı bizi karşılamaya geliyor. Bizi alıyor ve arabayı kiralacağımız yere gidiyoruz, adayı arabanın penceresinden süzüyorum, bu da ne, yahu burası Afrika’ya çok yakın değil miydi, nerde kaos, nerede curcuna? Yok işte hiçbiri yok. Burası basbayağı Fransa olmuş azizim, küçük bir Fransa. Yollar şahane, her şey düzenli, organize, nasıl anlatayım ki bir düzen, bir disiplin. Daha çok anlatacağım da, bunlar aperatif niyetine. Biz ülkenin –ülke de değil ki adanın mı diyeyim ne diyeyim- kuzeyindeki Saint Denis’e vardık uçakla, şimdi de güneye çeviriyoruz rotayı.

Reunion dağ manzarası, palmiye gövdesi, kelebek çiçeği

Az gidiyor uz gidiyor ve Stephane’ın ailesinin yaşadığı eve varıyoruz. Adanın azıcık yüksek kısımlarında denizi gören, kocaman bir bahçesi olan gepgeniş bir evde oturuyorlar. Kendileri yapmışlar en az otuz sene önce. Bahçede misler gibi kokan ve daha sonradan Stephane’ın bize üzerine ayrıntılı bir sunum yapacağı çeşitli ağaçlar, çiçekler, bitkiler… Hop tanışıyoruz, hemen ardından yemeğe geçiyoruz. Aperatif, ana yemek, tatlı, meyve, kahve derken daha fazla yiyemeyecek bir kıvama gelmekte gecikmiyoruz. Ve biraz lakırdıdan sonra kiraladığımız villamıza dönüyoruz, ah be sen Paris’te pahalı diye bir ‘croissant’ satın alama, Reunion’da havuzlu villada kal, şu hayat da bir acayip doğrusu.

Dev papaya ve ben, muhteşem orkide ve palmiye yaprağı

Biraz dinlenmece derken ertesi gün Stephane’ın akrabalarının evini ziyaret ediyoruz. Halası, resmen kendi bahçesinde sıfırdan bir orkide müzesi yaratmış. Evin bahçesi birbirinden farklı türde orkidelerle dolu, tabi sadece orkide değil bir sürü değişik bitkiler var evin bahçesinde. Ha bir de çıplak bir Barbie bebek, sanırım korkuluk olarak kullanılıyor. Ama asıl ilginç olan bahçenin hemen arkasındaki neredeyse bir ev büyüklüğündeki mutfakları! Sosisten tutun da kahveye kadar her bir yiyeceklerini kendileri üretiyorlarmış bu mutfakta. Onun arkasında küçük bir bahçe daha, bir sürü şey ekmişler buraya da. ‘Cannabis’ bile vardı, daha ne diyeyim! Ben de hatıra olsun diye dev bir papaya ile fotoğraf çektiriyorum, sahi bu ne büyük bir meyvedir yahu.

Diyeceğim Reunion’a hızlı bir giriş yaptım, o kadar çok bilmediğim çiçek, meyve, sebze, hayvan vs. var ki başım döndü vallahi… Ama daha bu hiçbir şey değil, şelalelerden volkanlara, sisli puslu havalardan sımsıcak plajlara akacağım yakında… Beklemede kalın!

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Hint Okyanusu’nun Ortasında: Reunion Adası için 4 cevap

  1. Murat der ki:

    Yoksa artık geri dönmüyormusunuz Seda :) ?

  2. ayşemeşeli der ki:

    sedacım harika manzaralar çok güzel tebrik ederimseni kolay gelsin.

  3. ayşemeşeli der ki:

    yazını okudum, baya sıkıntılar çekmişsin ama değer.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir