Ankara’da yapılacak en güzel şey: ODTÜ ormanında gezinti

Eh hep evimizden uzak yerleri gezecek değiliz ya, bu sefer de yanı başımızdaki hayat kaynağımız, Yüzüncüyıl’ın temiz havasını borçlu olduğumuz ODTÜ’müzün ormanına bir çıkartma yapalım dedik. Sabah erkenden yola çıktık ve gelişmişlikten ilkelliğe (!) doğru huzur verici bir yolculuk yaptık…

Bir Odtü geleneği: Karahindibaları üflemek, Ekin’le at kestanesi ağacının önünde

Bu arada kaç gündür takık olduğum (Onur Tikin’in kulakları çınlasın), evden okula giderken yürüyüş yolum boyunca bana eşlik eden sadık dostlarım ‘karahindiba’lar üzerine bir çift kelam etmek istiyorum. Her bir hallerini hayretle izlediğim ODTÜ’nün muhteşem sarı halısı karahindibaların (radika) hemen hepsi kaşla göz arasında bembeyaz tohum toplarına dönüşüvermişler bile. Daha geçen hafta her taraf sapsarıyken şimdi çimlerin üzerine kar yağmış gibi. Öyle ki roket şekilli yapraklarının ortası bomboş kalmış… Doğa ne de çabuk değişiyor, dönüşüyor. Hızına yetişemiyorum adeta!

Kampüsten yürürken yine o her gün önünden geçerken güzelliğine hayran olduğum, hayran olmanın da yanında yüceliği altında nefesimin kesildiği, büyüklüğünde büyülendiğim ve –belki de farkında bile olmadan kutsal saydığım- at kestanesi ağacının yanından geçiyoruz önce. Xavier bana dönüp “Şuna bak ya, ne kadar etkileyici” diyor ve hiç birbirimize sormadan ruhlarımızın aynı ağacı ‘seçmesi’ bir hoş ediyor içimi.

Gelincik, çınar yaprağı

Bir meşe çıkıyor yolumuza, palamutları salkım saçak… “Selam adaş!” diye gönülden bir selam veriyorum. Söğüt, çınar, badem, iğde derken kampüste değil orman alanındayız artık… Hava mis, sessizlik şahane. Solumuza bir sazlık çıkıyor, ormanda gördüğüm tek sazlık, yemyeşil ağaçlar arasında ne kadar da nevi şahsına münhasır… Gelincikler ordusu, kimi zaman gezimize eşlik ediyor. Ah o kırmızıları yok mu, bitiyorum o renklerine!

Tatlı kaplumbağa, Sini-ben ve kaplumbağa, serçecik

Ormanda yalnız olmadığımızı yolumuza çıkan ilk kaplumbağa fısıldıyor kulağımıza. Sonra bir diğeri, haydi bir tanesi daha… Kampüsümüzü kimlerle paylaşıyoruz iyice netlik kazanıyor. Ve ben önümdeki otun kekik olup olmadığını anlamaya çalışırken gözümüzün önünden geçen –ama benim göremediğim- tavşan… Ah nasıl da kaçırırım ben onu… Kuşlar keza. Lakin saklıyorlar kendilerini, ötüşleri duyuluyor sadece. Kırlangıç ve saksağan dışında kuş görmüyorum ormanda. Ha bir de kampüse döndükten sonra minik bir serçe. Ama sakın yanlış anlaşılmasın, otuzun üzerinde kuşun evi burası. Kerkenez, kukumav, ebabil, ibibik (diğer bir adıyla hüdhüd –ki kendisi bir Yaşar Kemal romanında, baskıcı devlet yandaşı kötü karakterdi!-) bunlardan şimdi aklıma gelenleri… (ODTÜ kuşları hakkında daha ayrıntılı bilgi için: http://www.slideshare.net/kasimkirlangic/odtnn-30-yaygn-kuu)

Daldaki çağla, Sini suya doyarken, yoldaki sarı çiçekler

Bir süre sonra birinci su kaynağına varıyor ve kana kana pak sudan içiyoruz. Badem ağaçları dizilmiş sağlı sollu, üzerilerinde ta geçen seneden kalma meyveler duruyor, toplanmayan meyveler ağaçtan düşmemiş, dallarında çürümüşler. Bir de çağlalar sarkıyor badem ağacının dallarından, tam da mevsimiymiş çağlanın, denedik ama dürüst olmak gerekirse bana çok ekşi geldi.

Adını bilmediğim bir bitki (bilen varsa çok makbule geçer), masmavi çiçek

Parlament mavisi bir çiçek neredeyse ayak bastığımız her yere hakim olmuş gibi. Ne de narin, ne de alımlı! Bir tanecik koparmaya kıyamıyor insan.  Biraz ilerleyince ‘şeytan otu’ çıkıyor karşıma, bu yanılmıyorsam ‘baldıran otu’! Hani var ya Sokrates’in zehirlendiği ot, işte ondan… Şu bir kez ısırmanın bile hayatı sona erdirebileceği ot. Orman böyle işte, ölümle yaşam elele gidiyor; ying ve yang gibi birbirinin içine geçivermiş..

Çeşme başında ben, çiçekle ballanan arı, keyif vakti

İki saati geçkin yürüyor ve sonunda tepedeki çeşmeye varıyoruz. Çeşmede biri var, meğerse bugün ‘orienteering’ yarışması varmış ve çeşme de hedeflerden biriymiş. İlginç olan, çeşmenin yanına iki tane kocaman damacana koymuşlar, koşup kan ter içinde oraya ulaşanlara ‘temiz su’ diye damacana suyu veriyorlar. Kendimi tutamayıp, o damacanadakinin zaten dağlardan gelen temiz suyun ticarileştirilmiş hali olduğunu ve kesinlikle şırıl şırıl akan sudan daha temiz olamayacağını söylüyorum. Bazen gerçekten inanamıyorum, kafamız hakikaten çok karışmış olmalı ki ‘doğal’ ve ‘temiz’in anlamıyla ilgili, dağdaki kaynağın yanına damacana su getirebiliyoruz!

Kaynakta, evde hazırladığımız yiyeceklerden oluşan kahvaltımızı ediyoruz ve bir nefes çekiyoruz içimize. Sonra bir nefes daha. Ağaçların altı ne kadar da serin… Sonra gazetelerimizi okuyoruz sere serpe. Rüzgar suratıma çarptıkça tek bir şey geçiyor içimden “Oh be, hayat bu be!” Xavier çayırda ilerleyen bir yol gösterip “Yaban domuzu yolu olmalı”, bir başka patika içinse “Burası da tilkilerin yolu…” diyor. Xavier o an gözümüzde ‘ak sakallı dede’ mertebesine ulaşıyor. Tabi ki Ekin’in esprileri birbirini kovalıyor…

Eski yapı

Eski bir maden olduğunu tahmin ettiğimiz bir yapının yanından geçiyoruz, üzerinde “1956” yazıyor. Kemerli iki kapısı var, kapılardan birinin önü kaplumbağadan geçilmiyor, demek ki diyoruz, burası kaplumbağaların evi. Sinibaldo onlara da selamlaşmayı ihmal etmiyor tabi ki… Kafamızı yukarı kaldırdığımızda kırlangıçlarla buluşuyor bakışlarımız, süzülüyorlar mavi gökte.

Mor çiçek, adaçayı benzeri bitki, çimlerde muhabbet

Yürürken adaçayına benzer bir ot çıkıyor karşımıza, tam ne olduğunu kestiremiyor, yine de alıyoruz yanımıza, çay yaparız diyerekten. Yabani rokalar her yanı sarmış. Tadı gerçekten de çok acı; yine de asla yenmez değil. Isırgan da olduğunu biliyorum ormanda, ancak onu tam seçemiyorum bir sürü ot arasında. Çimlerin ortasında sırıtan çok güzel bir çiçek çekiyor dikkatimi, nasıl da ‘buraların hakimi benim’ gibi dimdik duruyor. Blogu okuyup ne olduğunu bilen arkadaşlar, bu çiçeğin adının ne olduğunu paylaşırlarsa vallahi çok sevineceğim.

Sinibaldo ormanda!

Çoğunlukla çam ve ahlat (gizli ağaçbilimci Özlem sağolsun!) ağaçların sağlı sollu dizili olduğu yoldan yavaş yavaş yürüyerek, -ve güneşin altında da cayır cayır yanarak!- Büyük spor salonunun olduğu yere ulaşıyor ve devasa at kestanesinin önünde Ekin’le poz veriyoruz. Zaten ODTÜ’de bir at kestanesinden bir de çamdan geçilmiyor. Kemal Kurdaş’ın bir zamanlar bozkır ODTÜ’yü yeşillendirme çabasının meyvesi olan çam kokusu, ODTÜ’nin resmi kokusu seçilmeli bence. Çamın kokusu hoş ama, etkileri pek de hoş değil aslında bakılırsa. Zira çam ağacının iğne yaprakları asidik olduğundan toprağa düştüğünde çeşitliliğe izin vermiyor. Biraz dikkatle bakarsanız, ODTÜ’de yanyana sıralanmış çamların altında başka bitkilere rastlamazsınız. Muhtemelen az suya ihtiyaç duyduğundan dikilmek için seçilmiş bu kadar çam yerine, ekosistemin çeşitliliği adına keşke başka alternatifler de düşünülseymiş…

Kampüste artık sadece bembeyaz birer tohum toplarına dönüşmüş karahindibaların yapraklarını topluyorum evde salata yapmayı umarak. Yalnız eve geldiğimde bunların da tadının yabani rokalar gibi acı olduğunu fark ediyorum. Şu bloğu okuyan, bu konuda bir bilgisi olan yabani otlar adına söylesin bana, ne zaman toplamak gerek şu radikaların yapraklarını! Zira salata denemem bir hüsranla sonuçlandı!

‘Hanımböceği’ ve Karacaoğlan

Son olarak, tüm yürüyüşüm boyunca “Ah şimdi bu gördüğüm şeyi bir de o bana o akıcı diliyle anlatıverse!” diye andığım Yaşar Kemal’in ağzımın suyu akarak okuduğum “Üç Anadolu Efsane”sinden beni çok etkileyen bir paragrafla bitirmek istiyorum yazımı. Şöyle anlatıyor Karacaoğlan’ı büyük usta:

“Neden sonradır ki ayıktı. Sazını usulcacık yanına koydu. Kalktı, çamlığa doğru yürüdü sonra da… Dağların ötesinde ak bulutlar… Sonra eline bir hanımböceği geldi, kondu. Hava ılıktı. Bir zaman hanımböceğinin elinin üstünde dolaşmasına baktı. Hanımböceğine muhabbetle baktı. Parmağının ucuyla sırtına dokundu böceğin. Sıcacık, kara benekler kırmızı üstündeydi. Ötelerde bir uğultu duydu… Bir gürültü. O yana döndü. Yürüdü.

Dünyadaki bütün yaratığı, ağacı, kuşu, böceği, insanı, her şeyi en derin sevgisiyle kucaklardı. İliklerine kadar aşk duyardı dünyanın her şeyine. Yağmuruna, kışına, borasına, sıcağına, soğuğuna… Dünyanın en küçük, en değersiz şeyine bile kocaman açılmış çocuk gözleriyle, hayretle bakardı. Türküsü, sesi bir coşma, bir kendinden geçmeydi, dünyaya karşı.”

Yaşar Kemal’i seviyorum hem de çok. Onun sözcükleri kalbime fazlasıyla dokunuyor. Ne mutlu ki kendisi hala yazıyor. Daha da nice yıllar boyunca yazacak umarım…

Eve geri dönerken

“Aaa ODTÜ ormanında bir de şu var, onu neden yazmadın?” diyenler hemen iletişime geçsinler benimle… Daha orman maceralarımız bitmedi, yakında gece ormanda kamp yapmayı da planlıyoruz, yihuu! Yazımı, belli belirsiz esen bir rüzgarın, ıhlamur ağacından taşıdığı hoş kokuyla noktalıyorum. Yeşille kalın.

 

 

 

 

 

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Ankara’da yapılacak en güzel şey: ODTÜ ormanında gezinti için 2 cevap

  1. beste der ki:

    Selam, orkidenin orchis purpurea subsp. purpurea olabilcegenini dusunuyorum.
    Mayis ayinda cekilmis fotograflar adacayi turleri daha gec cicek acar ortalik iyice isininca. ne olur bilmediginiz otlari cay gibi demlemeyin bazi bitkilerin yedi yapragi yetiskin bir insani oldurebilir. Masmavi cicegi bende merak ettim keske yapraklarinida gorebilseydim teshis icin cok onemli! o rozette seklinde kadife kulak bitki cok guzel ama kesinlikle sigir kuyrugu degil. sevgiler

  2. beste der ki:

    bir yandan sigir kuyrugunun bir cesidide olabilir en azindan bendeki degil yapraklar daha yuvarlak ve tombulca.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir