Konya: Sadece Mevlana’dan İbaret Olmayan Şehir

Yine ve yeniden vakit geldi çattı, düştük yollara. Bu yaz tıpkı geçen yaz olduğu gibi Türkiye’de kalmaya karar verdik. Fakat bu sefer farklı bir yol izliyoruz: doğuya yönelttik rotamızı. Blogumuzu takip edenler bilir, geçen sene İstanbul’dan yola çıkıp batı kıyıları boyunca seyahat etmiş, çok güzel insanlarla tanışmış, çok hoş anılarla dönmüştük evimize. Bu sefer de Konya’dan başladık yola: Niğde, Aladağlar, Göksun, Kahramanmaraş, Gaziantep, Şanlıurfa, Viranşehir, Mardin, Midyat, Siirt ve Van rotamızın üzerindeki yerler. Dediğim gibi ilk durağımız Konya. Ne gariptir ki dünyanın bir ucuna ayak basmışız da, ta burnumuzun dibindeki Konya’ya bir türlü gidememişiz. Neyse ki bu sefer kararlılığımızı gösteriyor ve Konya’ya varıyoruz.

Aleaddin Camii önünde

Park ve bisiklet dolu bir şehir

Henüz şehre girmeden önce, artık görmeye alışkın olduğumuz, Türkiye’nin birçok şehrini virüs misali kuşatan tokiler karşılıyor bizi. Uzun çağlar boyunca mimari estetiğin baş şehri olmuş Konya’ya dair pek hoş bir başlangıç sayılmaz doğrusu. Bu birbirinin aynısı, enerji sömürücüsü hantal binalar neyse ki Konya merkeze yakınlaştıkça azalıyor, tarih kokan bina sayısı da doğal olarak artıyor.

İlk başta söyleyeceğim, Konya bir şehir gibi sahiden de. Bir harmoni, uyumluluk var sokaklarına hakim. Neyse o gibi çoğu zaman, o gün somurtmak istiyorsa somurtuyor doya doya. Canı ağlamak isterken zorla gülümsemiyor. Ya da o günkü dileği bağıra bağıra haykırmaksa içinden geçeni “Aman komşular görürse ne der!” gibi bir soru geçmiyor aklından, çok açıksözlü, çok dobra. Belki de o yüzden neredeyse hiçbir şey iğreti durmuyor Konya’da. Ankara’da genelde alışkın olduğumuz, bilmem nereye yapılıp da bomboş, kimsenin yerini bile bilmediği parklar, Konya’da çok önemli bir yere sahip örneğin: sanki şehrin ana damarları gibiler, onlar olmazsa Konya var olmazmış gibi. Büyük çoğunlukla yaşlıların (daha çok da erkeklerin) sosyalleşme yeri olan parklar, kimi zaman çocukların koşuşup güvercinlerin peşinden koştukları bir yere dönüşüyor; kimi zamansa iki takkeli amcanın çimlerde karşılıklı oturup eski zamanları andığı bir kahvehaneye…

Konya merkezdeki Aziziye Camii, Şerafettin Camii ve güvercinleri, pazar

Geniş caddeler var Konya’da enine, boyuna uzanan; trafiği de eksik değil ama… Bisikletler arabalarla karşılatırılınca çoğunlukta değiller belki ama yine de her adımda karşımıza çıkıyorlar. Bisikletlerin modeliyse hep aynı garip bir şekilde. Sanki şehir belli bir markayla sponsorluk anlaşması yapmış gibi. Bisiklet kullanımı yaygın evet, ama şunu da söyleyeyim: Konya’da kaldığım üç gün boyunca hiçbir kadını bisiklet sürerken görmedim.

Konya eşittir Mevlana demek. Her yerde Mevlana sembolü… Mevlana şekeri var misal, lahmacuna benzer mevlana diye bir yiyecek… Mevlana kelimesini bir yerde görmeden beş dakika dahi yürümek mümkün değil. Mevlana müzesi, tahmin edebileceğiniz gibi Konya’yı ziyarete gelmiş istisnasız herkesin ayak bastığı bir yer. Denilebilir ki Konya’nın turizmi Mevlana’nın çok ekmeğini yiyor.

Konya’da ha babam yemek

Yemeğe meraklıyız ya derhal dışarıdan biraz kalbur üstü gözüken restoranlara giriyor, bir anlık sultan olmanın esrikliğinde, “Haydi gösterin bize Konya’nın ağız sulatanlarını, gösterin en ulu marifetlerinizi” diyor ve önümüze sürülen türlü yiyeceklerin fotoğrafını çekiyoruz. Etli ekmek, salçalı tavuk çorbası olan arabaşı, fırın kebabı, baklavanın daha hafifi olan sacarası, herkesin önümüze çıkardığı, Konya mutfağının bilinen tatları. Ama biz öyle bir yere gittik ki sora sora, yolları tepe tepe, zannettim ki dönmüşüz tekrardan Osmanlı günlerine.

Etli ekmek, badem helvası ve Somatçı’nın leziz çorbaları

Somatçı’dır buranın ismi. Somat, sofra demek olurmuş meğerse, somatçı ise sofrayı kaldıran kişi. Mevlevilik dergahında on sekiz görevden onuncusu sofracı imiş zamanında. Buranın ilginç bir hikayesi var aslına bakarsanız. Burayı kuran Ulaş bey mevlevi felsefesine merak sarmış, bir yandan da en büyük becerisi aşçılıkmış. En güçlü yanından yola çıkıp iyi bir şeyler yapmak adına, çıkmış yola Türkiye’nin dört bir yanındaki mevlevihanelerini ziyaret etmiş, bu arada az da kitap karıştırmamış hani… Amacı Selçuklu, Mevlevi ve Osmanlı mutfağından esinlenerek keşfettiği tatları günümüze taşımakmış. Tadımlık dört farklı çorba çıkarıyorlar Somatçı’da önümüze, tutmaç, karamık, fihi ma fih ve cevizli biber çorbaları… Xavier’nin de benim de favorimiz cevizli biber çorbası oluyor. Sonrasında ağızda hemencecik dağılan badem helvası geliyor önümüze. Şöyle yazıyor tatlının tanıtımında: “Onun cevizlerle, bademlerle, şekerle yoğrulmuş badem helvası, hem dilimi damağımı tatlılaştırır, hem de gözlerime nur verir.”

Yılların keçecisi

Burada tanıştığımız Ulaş bey bize keçeci Celalettin ile tanışmamızı öneriyor. Konya’nın geleneksel yollarla keçecilik yapan tek kişinin o olduğunu söylüyor. Yola koyuluyoruz, keçeci Celalettin’in yanına varıyoruz. Önceleri pek fotoğraf çekmemizi istemiyor yılların keçecisi, sonrasında izin veriyor ama. Kızları, eşi yanında, sikke (mevlevi şapkası) yapıyorlar. Benim psikoloji okuduğumu duyunca “Benim” diyor “kesin psikoloğa ihtiyacım var. Hiç lafımı sakınmıyorum, aklıma ne gelirse pat diye söylüyorum, ne istersem yapıyorum, örneğin Hilton’a delik ayakkabıyla giderim umrumda olmaz.”… Eşi de yan taraftan destekliyor keçecinin söylediklerini. Biraz konuşuyoruz, tam ayrılacakken “Sen böyle geziyorsun ya bence senin de psikoloğa ihtiyacın var!” diyor keçeci Celalettin, hakikaten de sözünü sakınmadığını kanıtlıyor böylece bize giderayak.

Bir keçe örneği, Kevser’le avludaki iplikleri kucaklarken, Keçeci Celalettin

Köşe başını bekleyen çeşmeler

Konya’yı turlamaya devam ediyoruz. Pazarlarında dolaşıyor, esnafla konuşuyor, yeni sünnet olmuş bir çocuğun fotoğrafını annesinden izin alarak çekiyor, sokaklarını durmadan adımlıyoruz. Köşe başı önümüze taze portakal suyu satan dükkanlar çıkıyor, hem de bunların bazılarında sadece portakal suyu yok, zencefilli elma suyu, ballı muzlu süt, ananaslı limon yani ne ararsak var… Her öğünden sonra böyle bir tane meyve suyu mutlaka içiyoruz. Sonra çeşmeler, yoldakileri suyun büyüsüyle buluşturmak adına köşe başlarını beklerler Konya’da, hiç su derdi çekmez insan, bir şişesi olsun yanında, kafidir, doldur babam doldurdur…Hiç susamazsındır.

Selimiye Camii ve önündeki bisikletli, Aleaddin Cami’nin merdivenlerinde

Konya’da kalışımızın son günü, “Büyük Anadolu Yürüyüşü”nün sonunda katılımcıların Gölbaşı’ndaki mücadelesini anlatan kısa belgeselimizi hazırladığımız vakit görüntülerden tanıdığım Kevser’le buluşuyoruz. Çok enteresan bir şey yaşanıyor, ben kişilerle yapılmış belgeselleri kısaltmaya çalışırken bir hayli aşina oluyorum Kevser’e, konuşmasına, haline, tavrına. Öyle ki sanki onu yakından tanıyor gibiyim bile denilebilir. Tanıştığımızda onun aslında ünlü biri olmadığı, sadece bana tanıdık geldiği fikrine alışmak zor oluyor. Kevser, su gibi dupduru, tertemiz, içinin güzelliği dışına yansımış biri. Bizi şu anda içinde baharat ve türlü ipliklerin satıldığı eski, metruk bir binaya götürüyor. Buranın avlusunda yeryüzündeki tekmil hayvanları bulmak mümkün neredeyse! Yeni yavrulamış kediler, horoz ve tavuklar adeta fışkırıyorlar küçük avlusunun her köşesinden. Rutubet kokulu eski yapının içi, binbir diyarın kokusunu ciğerine çekmiş, gözlere şenlik baharatlara ev sahipliği yapıyor. İçinde birkaç adam umarsızca televizyon izliyor, bize kısa yan bakışlar atmakla yetiniyorlar. Bahçenin bir kenarına üst üste ipler dizilmiş bir süredir orada beklediği çok aşikar olan. Ortamı çok sinematogratif bulup birkaç fotoğraf çekiyoruz beraber.

Sünnet çocuğu, köfteci tuktuk (sadece Tayland’ta yokmuş meğer!), Mevlana ve bisiklet bir karede

Her şeyin bir sonu var, biz de ziyaretimizin sonuna geliyor, Kevser’den, Konya’dan ayrılıyoruz; hala Mevlevi felsefesini benimseyen insanların olduğunu öğrenmek ruhumu okşuyor, zaman birden değişmiş hissine kapılıyorum. Konya’dan güzel anılarla ayrılıyorum.

 

Geziler kategorisine gönderildi | 4 yorum

Ruhlu Cinli bir Ulke

Yeninin Buyusu

Ilk defa bir Guney Dogu Asya ulkesine seyahat ediyorum; belki de iste bu yuzden gordugum her sey, tanik oldugum hemen her durum, isittigim hemen her hikaye cok ilginc, egzotik geliyor bana. Ama taniyorum bu duyguyu, “yeni olanin” buyusu bu, “ilk defa”lara ozgu, o merak ve kesfetme arzusuna can veren his… Biliyorum ki bir iki ay daha kalsam Tayland’ta, kanatlanip ucuverecek, toza buluta karisacak simdi tum benligimi sarmis o merak hissi. Her sey normallesecek birdenbire; gozumun gordugu ayni kalacak ama gore gore gozum alisacak bu cografyaya ait olana, duya duya kulagim kaniksayacak cinli perili ruhani hikayeleri. Her sey ayni kalirken benim algilayisim tamamen farklilasacak.

Iste tam da bu yuzdendir hemen kaleme almak isteyisim tum olani biteni; beni sasirtani, guldureni, hosuma gideni. Cunku bilirim ki ayni kalmayacak hic bir sey uc vakte kadar gozumde, ayni kelimelerle dokulmeyecek hikayeler kalemimden.

Minyatur Tapinaklar

Tayland oyle bir memleket ki sanki yasamin her ani turlu batil inanclar uzerine kurulmus; ulkenin hangi kosesine gidersek gidelim, doguda, batida, kuzeyde, guneyde, sadece parasi olanin girebilecegi deniz kenarina kurulmus bes yildizli otellerde ya da fakirligin kol gezdigi agir tutsu kokulu mahallelerde, bu batil inanclarin gundelik yasama yansimasi olan ikonlara, yapilara, isaretlere rast geliyoruz. Biraz dikkatli olanin gozunden kacmayacak ilk husus, evlerin, binalarin hatta bankalarin, benzin istasyonlarinin ve mega alisveris merkezlerinin bile onunde bulunan birkac metre uzunlugundaki minyatur Budist tapinaklari…

Onceleri pek anlam veremedigim bu tapinaklarin her yapinin onunde kendine bir yer bulmasi, megerse bir inanca dayanirmis. Taylandlilar bir arsaya herhangi bir yapi insa ettiklerinde kotu yurekli bir ruhun da kendileriyle beraber o toprak uzerinde yasamaya basladigina inanirlarmis. Eger evlerinin bahcesine ya da catisina o isgalci kotu ruhun icinde yasayabilecegi minyatur bir tapinak insa etmezlerse, ruhun kendi evlerine yerlesip turlu kotulukler yapacagina inanirlarmis. Dolayisiyla minyatur tapinaklar her yerde Tayland’ta! Oyle ki kucuk de olsa minyatur bir tapinagin sigacagi bir bahceye sahip olacak kadar sansli olmayan, nispeten daha fakir mahallelerde “musterek” minyatur tapinaklar mevcut. Yani soyle soyleyeyim, bir sokagin tam ortasinda ufak bir tapinak bulunuyor ve tum hanelerin isgalci seytani ruhlarinin hep beraber bu tapinaklara dadanacaklari ve boylece tum mahallelinin toptan ruh derdinden kurtulacagina inaniyor Taylandlilar.Bu minyatur tapinaklar sari karanfillerle, tutsulerle dekore ediliyorlar; hepsi kendine ozgu, hicbiri bir digerine benzemiyor. Onlerine cesitli yiyecekler ve icecekler konuluyor, hani olur ya ruh susar ya da acikirsa hic yuvasindan cikmadan acligini ya da susuzlugunu gidersin, huzurunu yitirmesin diye. Bu minik tapinaklar oylesine kutsal ve onemli adlediliyor ki Tayland’ta, akli dengesi yerinde olmadigi icin bu tapinaklardan birine saldiran bir zavalliyi, akli yetersizliligini gormezden gelerek olduresiye dovmus olayin gectigi yerin mahallelisi.

Afacan Kumantong

Bunun disinda en turistik bolgelerde bile, magaza onlerine, kaldirim kenarlarina konulmus gazli icecekler, abur cubur niteligindeki yiyecekler gozune carpiyor “bu cografyadan olmayanlarin”. 20 yildir Tayland’ta yasayan ve bu yirmi yilin on yilini kendini Budizm’e adayarak tapinaklarda bir rahip olarak geciren, rahipligi terk ettikten sonra da Tayland uzerine yazdigi kitaplarla hatri sayilir bir yazar olarak un yapmis tesadufen tanistigimiz Peter, kaldirim kenarindaki bu minik ve renkli hediyelerin, “Soontonphu” adindaki yazarin bir hikayesinde gecen, ele avuca sigmaz ufak tefek haylaz cocuk kahraman “Kumantong” a adanmis oldugunu anlatiyor bize. “Yani basbayagi hayali bir kahraman icin hediyeler mi birakiyorlar sokak baslarina?” diye soruyorum, Peter’dan once, yanindaki Taylandli bir genc yanitliyor sorumu: “Elbette, boylece bize sans getirecegine inaniriz.”

Tayland’ta tinsel, duyumlarla algilanamayan o kadar cok sey var ki insanlarin cani gonulden inandiklari, anlatsalar sanirsiniz dort bir yaniniz ruhlarla perilerle cevrili. Zannediyorum ki cantamdan ufak bir tas cikarsam ulkemden getirdigim, atsam sokagin ortasina, hemen ertesi gun cevresi turlu ciceklerle cevriliverilir, tutsu kokulari sarar etrafini, onune acilmayi bekleyen su siseleri, fantalar bir bir diziliverilir… Misal Nakansavan’da gordugumuz agac kovugu… Denizde bir balikcinin agina takilmis ve denizden cikarildigi vakit “kutsal” ilan edilmis. Sonrasinda da her bir yanina cicekler ve acilmamis kiyafetler asilmis, hani bilmeyen sanar ki bir kiyafet dukkaninin kapisi yasli kovugun basi. Icinde kotu bir ruhun yasadigina inanirmis Nakansavan halki ve onune serilen tum bu satafat, ruhu kovugun icinde tutarmis.

Sadece bu agac kavugu degil kutsal sayilan Tayland diyarinda… Kose basindaki bir agac, goruntusu biraz normalin disina tasmis bir cukur ya da sekli azicik degisik bir merdiven ruhlarla donatilmis olabilir Taylandlilara gore. Su vermek, beslemek gerekir, rahatsiz edilmemelidir, renk cumbusuyle gonlu hos tutulmalidir daima. Tum bu inanclari isitince insan, Ganes’in nasil olup da kendine Buddha’larin yaninda bir yer bulabildigine, Krisna’nin flutunu kimseden cekinmeksizin orta yerde ufleyip yeri gogu muzigiyle kendinden gecirdigini anlamaya basliyor insan.

Onceleri kapkaranlik olan o agacin kavuguna, zaman gectikce gozu alisiyor insanin, goz bebekleri buyuyor ve bu cografyanin ritmiyle hareket etmeye basliyor, iste o zaman, ne onceden bilinenler kaliyor aklinda insanin, ne de onyargilari, her sey apacik ortada oluyor iste o zaman.

Tayland, boyle hikayelerle dolup tassin, bir suru de cignenmemesi gereken kurallar butunu yaratiyor kendi icinde, iste o yuzden dikkat etmeli insan bu kurallara, cignemek tum milletin toptan size kusmenize neden olabilir, o yuzden, ayaginizi denk alin!

Genel kategorisine gönderildi | 1 yorum

Bangkok Sokaklarinda

Bu galeri 8 fotoğraf içeriyor.

Bangkok’taki otobusler Bangkok oldukca buyuk bir sehir; bir yerden bir baska yere gitmek icin ya otobuse binmek, ya bir motorsikletlinin arkasina atlamak ya da bildigimiz sari taksilere binmek gerekiyor. Taksilerin uzerinde ‘’Taksi Metre’’ yaziyor Ingilizce, hani binen anlasin ki taksi … Okumaya devam et

Daha çok galeri | Yorum bırakın

3, 2, 1 Tayland

Birinci durak: Bahreyn

Uzun ve yorucu bir somestirdan sonra tekrardan yollardayim. Baslikta 3,2,1 yazmasi sizi hic yaniltmasin, hic ama hic kolay olmadi Tayland`a varmak. Ataturk Havaalani`na saatler once gitmem sebebiyle (ucak kacirma konusunda sabikaliyim da biraz) havaalaninin tum magaza ve tuvaletlerine ayak basmis olusum, Bahreyn aktarmali iki ucusum arasinda 6 saat bekleyisim, ikinci ucagimin Bahreyn`den gece saat 11`de kalkip Bangkok`a ogleden sonra 12 gibi varmasi ama aslinda yolculugun 7 saat surmesi (eh kolay degil kita degistiriyoruz; zaman da degisiyor) yolculugu benim icin fazlasiyla yorucu hale getirdi. Aktarmayi yaptigim Bahreyn havaalani icerdigi insan populasyonunun renkliliginden dolayi ilk baslarda bir hayli cekici olmasina ragmen, gozalici bombeli kiyafetleriyle ve kalin altin kupeleriyle Afrika kokenli kadinlar, ince bedenli mini mini etekli Asyali kizlar, aklimizdaki o Arap imajinin tam karsiligi olan beyaz entarileri ve kafalarina bagladiklari posulariyla sakalli Araplar, bir sure sonra banal gelmeye basladilar. Artik girilecek tuvalet, ellenmedik hediyelik esya kalmayinca ben de kitabimi alip bir kosede okumaya basladim, iste tam o vakit uc Turk kitabimin adindan beni fark edip benimle konusmaya basladilar. Oh be muhabbet edecek adam cikti derken ogrendim ki onlarin yollari Hindistan`a imis. Bir sure beraber vakit gecirdikten sonra onlar ucaklarina bindiler ve ben de 3 saatlik zorlu bir beklemeden sonra nihayet biniyorum ikinci ucagima.

Zamanda yolculuk

Yanimda taa 1985`lerde Istanbul`a gelmis gezgin bir Fransiz amca oturuyor; simdi de Butan`a gidiyormus. Amcanin Ingilizcesi harika, soylemese asla Fransiz oldugunu anlamazdim. Herkese menu gelirken hostes `Siz vejeteryan Asya menu ismarlamistiniz degil mi?` deyip herkesten once bana yemegimi getiriyor, yahu ismarladim da bir ay once bileti satin alirkenki haleti ruhiyetimle ismarladim; ne bileyim ben tum ucagin balik menu ismarlayacagini ve kizarmis baligin boyle buram buram kokacagini?! Yutkuna yutkuna vejeteryan menumu mideye indiriyorum ve hala ac oldugum gercegini Fransiz amca dahil ucaktaki herkesten ustaca saklamayi basariyorum.

Sonra birden ucagin neyim kesfinden once yasamis atalarimizin hic tatmadigi acayip durum yasaniyor, saatim ucu gostermesine ragmen hava aydinlanmaya basliyor, icimdeki saat afalliyor, tiktaklari bir acayip atiyor simdi. Kahvalti servisi yapmaya basliyor hostes, ne kahvaltisi, sabah mi oldu, saat kac, ben kimim sorulariyla bogusup, bu adaptasyon surecini de `zamana` birakmaya karar veriyorum ve gozlerimi kapatip dis dunyayla bagimi bir sureligine kesiyorum.

Bangkok`a varis

Ve iste geldim, Bangkok`tayim! Ben pasaport kontrolunden gecip bir an once ulkeye girme hayalleri kurarken, onumde uzanan en az 500 kisilik turist ordusu `Oyle hemen gecmek yok, bekleyeceksin` bakislari atiyorlar bana o kucuk cekik gozleriyle. En cabuk ilerleyen siraya giriyorum ve sonra hepsinin Taylandli oldugunu dusunuyorum tiplerinden dolayi ama caktirmadan pasaportlarina baktigimda Kore, Cin, Laos yani bizim genelde `Japon` diyerek isin icinden ciktigimiz farkli Asya ulkelerinden turistler oldugunu fark ediyorum. 2 saat kadar suren sancili beklemeden sonra ulkeye ilk adimi atiyorum.

Xavier beni karsiliyor ve hemen havaalanini merkeze baglayan metroya atliyoruz, disarida gorduklerim bana Guney Dogu Asya`da oldugumu bir kez daha hatirlatiyorlar, her bir yerden yesil fiskiriyor. Metrodan indigim vakit suratima simsicak bir ruzgar carpiyor, aha diyorum ben yaza geldim. Vucudum zaman farkindan sonra simdi bir de mevsim degisikligine alismak zorunda, onun icin bayagi zor olsa gerek ama ne yapalim, kita degistirmenin de bedellerine katlanmak gerek.kiriyor, sekli semali bir garip bu iklime ozgu agaclar tabloyu tamamliyorlar.

Bangkok`taki Istanbul

Yemek yemek icin bir alisveris merkezine giriyoruz, birinci katta beni bir surpriz bekliyor, burasi Tayland`in Istanbul sokagi! Her ne kadar Turkiye`yi animsatan bir direge acemice kazinmis iki dervis motifinden baska bir sey olmasa da etrafta bu kadaruzaklarda Istanbul`da olmak yine de guzel bir duygu.

  En ust kata ciktigimizda `Denizden babam ciksa yerim` lafinin kesin bu memleketten ciktigini dusunuyorum, onum arkam sagim solum deniz urunu! Buzla karistirilmis tropik meyve kokteyllerini de unutmamak gerek tabi ki. Balik-pilav ismarliyorum, yaninda bir suru sos veriyorlar, bu s

oslarin bir cogu cok aci, demedi demeyin, buraya gelirseniz sakin her domates sosuna benzeyen sosu pilavinizin uzerine boca etmeyin, once bir tadin!

Hosgeldin Ejderha Yili

Cok sansliyim, cok ozel bir gunde gelmisim Tayland`a, Bugun Cin takvimine gore yeniyilmis; ejderha yilinin baslangici kutlanacakmis bu gece ve yarin gece! Tayland`ta bildigimiz takvim gecerli ama ayrica azinliklardan dolayi Cin takvimi de kullanilyormus. Bu gece de Cinlilerin yasadigi bolge olan China Town`da kutlamalar gerceklestirilecekmis yihu!

Bangkok sokaklarinda biraz dolandiktan sonra couchsurfing sayesinde iletisime gectigimiz Forth ve ablasinin evine gitmek uzere yola cikiyoruz. Evlerinin bulundugu mahalle bir `jungle`i animsatiyor, mis gibi cicek kokuyor etraf, ilk defa gordugum bitki turlerle cevrili sokagin her iki tarafi da. Evlerin kapilari Budist sembolleriyle suslenmis, iste baska bir cografyada olusumuzun bir diger gostergesi. Forth`larin evi dort katli, her bir yaninda irili ufakli kertenkeleler dolasan minyatur bir ev. Forth, cizgi filmden, animeden firlamis misali minicik, ipince sesli cok tatli bir Tayland bir kizcagiz. Biraz sohbet ettikten sonra aksam China Town`a gitmek uzere sozlesiyoruz ve ben dinlenmeye cekiyorum.

Jetlag yaktin beni

Gozumu actigimda China Town`un yalan oldugunu anliyorum tabi ki, oyle yorulmusum ki aksam yemegini bile kacirmisim! Tekrar yatip sabah kalktigimda tam bir sersem gibiyim, saat 10`u gostermesine ragmen icimdeki saat, `Gecenin dordunde ayakta ne isin var, git yat cabuk` diye en gur sesiyle bagiriyor, gozlerim de icimdeki saatin oyununa gelip yatak yonune kayiveriyorlar caktirmadan. Ben ne kadar `Yahu ne gecesi ne dordu bak gunes coktan dogmus bile!` deyip inatla ayaga kalksam da uzerime her adimda biraz daha coken agirlik ve yorgunluk hissi tum benligimi ele gecirmek konusunda   hain planlar yapiyor, beni asla rahat birakmiyorlar. Yani jetlag, taa suratimin ortasina sert bir yumruk gibi iniyor, beni dagitiyor, paramparca ediyor!

Tapinaklari ziyaret

Sabah tam cikmak uzereyken birden bardaktan bosanircasina yagmur yagmaya baslamaz mi! E hani kuru mevsimdeydik! Turkiye`den ayrilirken sicak plajlara gidiyorum diye nispet yaptigim arkadaslarimin ahi tuttu herhalde diyerek yagmurun dinmesini bekliyoruz. Bir sure sonra yagmur kesiliyor, oncelikle bir dezavantaj sandigimiz yagmurun, bunaltici havayi bir nebze serinletmesi bakimindan buyuk bir sans oldugunu anliyoruz. Hemen yola koyulup bu sokak benim o tapinak senin dolasiyoruz. Cin mahallesinde Taoizm tapinaklari bulunuyor. Taoistler diger Budistlere gore, suse gosterise daha fazla onem veriyorlar. Ayrica Taoist tapinaklarda Buda, diger tapinaklarin aksine, sisman, etli butlu bir sekilde tasvir ediliyor.

Tapinagin onunda daha once kullanilmis bir tutsu alip, Budist rituellerine bir nebze ortak olmak icin diger Budistlerin girdigi sirada yerimi aliyorum. Tam arkamdaki adam,

elimdeki tutsuyu gosterip, `Herkeste 3 tane var, sende niye bir tane?` der gibi bir seyler homurdaniyor. Ben de `Eh bu kalabalikta ancak bunu bulabildim` der gibi basimi salliyorum. Tutsuyu dikecegimiz saksiya yaklastikca stres oranim yukseliyor, sanki siradaki herkes bana bakiyormus gibi geliyor. Tutsuyu mumkun oldugunca saklayip bir an once saksiya yaklasmayi diliyorum icimden. Tam tutsuyu diktigim anda arkamdan biri `Nooo` diye bagirmaya basliyor. Hic aldiris etmeden tutsuyu dikip hemen olay mahalinden uzaklasiyorum. Neden sonra Forth`tan ogreniyorum ki tek tutsu sadece cenazelerde yakilirmis, istesem bu kadar `anlamli` bir hata yapamazdim herhalde!

China Town`a vardigimizda sokaklarin parlak sari lambalarla suslenmis goruyoruz. Cevrede o kadar cok uyaran var ki! Kokular, renkler, sesler hepsi birbirinin icine gecmis, bir olmus, egzotik doguya ozgu pespembe bir toz bulutu yaratiyorlar kokusunu alan herkesi tatli hulyalara surukleyen…  Yemek secenekleri cok ucuk, kopekbaligi yuzgecleri susluyor restoranlarin camekanlarini. Ilginc bir tatli yemeye karar veriyoruz, soyle ki, cesitli tropik meyveler farkli kombinasyonlarla biraraya getirilmis, jole haline
sokulmuslar ve beyaz tatli bir sivinin icinde servis ediliyorlar. Ortaya cikan sey asureyi animsatiyor biraz. Cinlilerin soyle bir ozelligi var, hicbir seyi ham bir sekilde yemiyorlar,
ya suyunu cikarip kizartacaklar, ya yogurup icine fistik dolduracaklar… Yan tarafta bir kemanci klasik bir Cin melodisi caliyor; Cin mutfagi ne kadar gelismisse Cin muzigi de o kadar geri kalmis gibi geliyor bana, bir saat boyunca hep ayni melodi tekrar ediyor!

Boyle bir girizgah yapiyorum Asya diyarina; tutsu kokulari burnumda hala uzerimden atamadigim yorgunluga yenilmemeye calisarak onumuzdeki gunleri bekliyorum sabirsizlikla…

Genel kategorisine gönderildi | 2 yorum

Gümüşlük ve Dedeler Köyü

Datça’dan sonra artık misafirperverliğin sınırlarını zorlamaya gerek yok diye düşünüyor ve gitme vaktinin geldiği konusunda kendimizi zorla da olsa ikna ediyoruz. Couchsurfing’ten Bodrum’da kalacak bir yer arıyoruz, mesajlarımızı gönderiyoruz ama olumlu ya da olumsuz hiç cevap gelmiyor. İster istemez biraz bozuluyoruz tabi. (İyiki de hiçbir yanıt alamadığımızı Bodrum’a vardığımızda anlayacağız tabi ama hikâyenin o kısmını biraz sonraya saklayalım.) Datça’dan ayrılırken Atilla bize bir iyilik yapıyor, önündeki gazeteden kopardığı bir kağıdın üzerine bir ad bir de telefon numarası yazıyor, “Bodrum’a gidin onlarda kalın, çok iyi insanlardır” diye bizi yüreklendiriyor. Ben de numarayı cüzdanımın bir köşesine sıkıştırıyorum ve nihayet yola koyuluyoruz.

İşte Gümüşlük!

Milas’a kadar gidiyoruz ve Datça’ya giderken de durduğumuz wireless’lı bir kafede mola veriyoruz. İnternetteki işlerimizi hallediyor ve birşeyler atıştırıyoruz. Kafenin sahibi kadın yanımıza gelip “Pardon siz ne iş yapıyorsunuz?” diye soruyor, sırtımızdaki çantalar ve beş gün kadar önce gelmiş olmamız kadının kafasını karıştırmış olmalı!  Belki de bizi pazarlamacı falan sandı… Gerçekten de bazen insanlar bizi sırt çantalı gördüklerinde (özellikle de şehirde) şaşırabiliyorlar. Kadına, “Yolculuktayız!” diyorum. “Anladım” der gibi kafasını sallıyor ve gülümsüyor ama sanırım buralarda sırt çantalılara pek rastlanmıyor.

Bodrum’da bizi ağırlaması beklenen (!) kişilerin numarasının yazılı olduğu kağıdı çıkarıyorum. Karşıdaki ses Atilla’yı ilk anda hatırlayamamasına rağmen çok sıcak, “Gelin tabi buyrun” diyor, “Biz Gümüşlük’teyiz.” (Yani neymiş, Banana Democratic Republic Congo yalanmış!)

Az gidiyoruz uz gidiyoruz ve Gümüşlük’e varıyoruz. Yiğit, telefonda konuştuğum sesin sahibi, bizi arabadan iner inmez yanımıza geliyor. Sarı askeri bir arabanın ve masmavi bir vosvogenin durduğu bahçelerinden geçerek Cemile ve ablasının oturduğu masaya ilerliyoruz. Bize taş fırında pişirdikleri börek/kek ve ekmeğe benzeyen (üçüne birden benziyor gerçekten de !) bir yiyecek ikram ediyorlar, bayılıyoruz! Çay üstüne çay dolduruyor ve akşam boyunca laflıyoruz.

Sonra yarın yapılabilecekleri konuşmaya başlıyoruz. Yiğit hemen “Dedeler Köyü’ne gidin!” diyor. Ben şaşırmış bir şekilde, yolda gelirken belki beş kişiye Dedeler Köyü’nü sorduğumuzu ama Bodrumluların bile bu yeri hiç bilmediklerini, şimdi onun ilk olarak bu yerin adını söylemesinin beni çok şaşırttığını söylüyorum. Bense kimsenin bilmediği bu köyü, İstanbul’dan ayrılırken kitaplığımda gözüme çarpan ve belki faydası olur diye aldığım, Atlas’ın 2007’de verdiği “40 Saklı Rota” ekinden okumuştum… Hafızası iyi olan biri hiç değilimdir ama ne hikmetse kırk yerin içinden aklımda kala kala Dedeler Köyü kalmış! Yiğit’e bunu söylediğimdeyse aslında yazıyı onun yazdığını öğreniyorum şaşırarak! Hemen gidip rehberi alıyorum elime, gerçekten de Yiğit’in adı yazıyor! Evde Ege Bölgesi üzerine bilmem kaç tane rehber, kitap, dergi varken elime son dakikada dört yıl önce basılmış bu eski rehberin geçmesi ve benim kırk yazı içinden Dedeler Köyü’nü aklımda tutmuş olmam ve Yiğit’in onu yazan kişi olması… Rastlantılar devam ediyor…

Tesadüflerin en güzelleri hep beni bulduğu için artık şaşırmıyorum, sadece zevkini çıkarmaya çalışıyorum bu hoş durumların. Nitekim ertesi gün Cemile’nin ablasını uğurladıktan sonra muhteşem bir kahvaltı ederken Yiğit ve Cemile’nin bahsettiği Bodrumluları ne hikmetse hatırlar gibi oluyorum. Ve sonra “Tabi ya!” diyorum, bunlar Mina Urgan’ın Bir Dinazorun Gezileri kitabında bahsettiği kişiler, malum o da Bodrum’a yerleşen şehir kaçkınlarından ve kitabında da Bodrum’un renkli kişiliklerine hep yer vermiş. Bir de garip olan o kitabın da yanımda oluşu, sanki okuduğum şeyler bir bir gerçek hayatta çıkıyor gibi.

Bir kuş sütü eksik!

Neyse biz kahvaltıya dönelim…Sofrada sunulanların kaynağı bahçe olsun olmasın, karmaşanın olmadığı kırsal yerlerde kahvaltılar hiç büyük şehirdekilere benzemiyor. Ya balkonda ya da bahçede hazırlanıyorlar ve zaman bol olduğundan istenildiği kadar uzatılıyorlar… Bitince de sofranın hemen toplanmasına gerek yok,uzun hem de çok uzun sürüyor velhasıl kahvaltılar ve bir o kadar da tatlı oluyor.

Manili nazar boncukları

Ama bu sefer o kadar uzun tutamayız, nedeni de Dedeler Köyü’ne gidecek olmamız. Bizdeki de ne şans hani, Atlas’a bu rotayı anlatan kişinin ta kendisiyle köyü gezeceğiz! Gırgır olsun diye elime rehberi de alıyorum ve Yiğit’e yıllar önce yazdıklarını hala hatırlıyor mu diye ara ara sorular soruyorum. Terk edilmiş Dedeler Köyü’ne ulaşmak için önce Dereler Köyü’ne gitmeliyiz. Yolda su kabağından çeşitli aksesuarlar, lambalar yapan bir dükkana uğruyoruz. Tavandan sarkan el emeği göz nuru ürünlerin yanlarına birer mani iliştirilmiş. Kimi kötü kaynana kimi kocanın evden kaçması konusunda etkili oluyor. Ama hemen herşey kadınlara yönelik nedense! Dükkanda kahvelerimizi içiyoruz, Yiğit ve Cemile dükkan sahibini bayağı önceden tanıyor olacaklar ki eskilerden bahsediyorlar. Sonra dükkanın hemen karşısındaki eski Bodrum evine giriyoruz, burası şimdi bir depo olarak kullanılıyor. Küçük metruk bir Bodrum müzesi gibi içerisi, Cemile –ressamlık yaptığı zamanlarda- çizdiği, boyadığı resimleri gösteriyor bana, zamanında açtıkları bir standın üzerinde ev resmi olan cephesini. Yerde onlarca su kabağı var daha işlenmemiş, tozlarının alınmasını ve elden geçirilmeyi bekleyen…

Dışarı çıkınca Yiğit ve Cemile bir motorsikletle yanımızdan geçen bir arkadaşlarına rastlıyorlar, sanki adam eski bir türk filminden fırlamış gibi, kendine has özel bir havası var. “Tarımı bırakıp hayvancılığa başladım.” diyor, şehir hayatında asla duyamadığımız sözler bunlar ya, ilginç geliyor.

Su kabakları ve Bodrumlular

Sonra süper aracımıza binip Dereköy’ün yolunu tutuyoruz. Asfalt yol kısa bir süre sonra bitiyor ve engebeli köy yolları başlıyor. Yolda karşımıza köylüler çıkıyor ama benim beklediğim tepkiyi vermiyorlar bu garip görünüşlü araca, alışmışlar mı acaba? Sonra Kavakderesi Vadisi’ne varıyoruz, yollar dar ve geçiş kimi zaman zorlaşıyor. Böyle böyle Dereköy’e ulaşıyoruz, her adımda önümüze çıkan büyükbaş hayvanlardan anlaşıldığı gibi köylüler buraya sadece hayvanlarını otlatmak için geliyorlarmış şimdi. Bizse piramit mezarları arıyoruz. Türkiye’de başka hiçbir yerde rastlamadığım bu piramit mezarların izinde kimi zaman dikenli olduğundan çok acıtan çalıların arasından geçiyoruz. Burası turistik bir yer değil, hatta sanırım Yiğit ve Cemile dışında da kimse bilmiyor Dedeler Köyü diye bir yer olduğunu dolayısıyla bir işaret falan da yok. Neyse ki rehberlerimiz yolu bir şekilde buluyorlar ve bu acayip türbelerin önünde buluyoruz kendimizi. Önleri belki bir şeyler çıkar umuduyla kazılmış. Türbeden içeri kafamı sokuyor ve biraz ürperiyorum.


Dereköy

Eve döndüğümüzde acayip yorulmuş hissediyorum kendimi, ama yine de Xavier akşam Gümüşlük’ün fotoğraflarını çekmek için merkeze inmek isteyince kendimi tutamayıp onunla gidiyorum. Merkez deyince öyle büyük bir yer canlanmasın gözünüzün önünde… Gümüşlük’ün deniz kıyısında dolaşıyoruz, hep tatilciler etrafta tabi. Asıl Bodrumlular denize falan da girmiyorlar zaten benim gördüğüm kadarıyla, ya da yazın girmiyorlar öyle diyeyim. Deniz kıyısının toprak yol olarak bırakılması hoşuma gidiyor. Balık restoranları kalbur üstü müşterilerle dolup taşmış, anlaşılan Gümüşlük jet sosyeteye hitap ediyor!

Akşam Cemile ve Yiğit’le eski kilisede buluşuyoruz: burada bir klasik müzik konseri olması vesilesiyle Cemile tezgah açmış, Yiğit’se fotoğraf çekip basına yayıyor.  Öyle yorulmuşum ki bu tarihi yer, bu güzel atmosfer bile bana yeterince cazip gelmiyor, derhal eve dönüp çadırıma kavuşmak istiyorum! Çadırım demişken Cemilelerde son derece konforlu geceler geçiriyoruz, sebebiyse bize şişme yatak vermeleri ve çadırımızı onun üzerine kurmuş olmamız. Bahçelerindeki kavak ağacının gölgesine kurduğumuz çadırımızda mışıl mışıl uyuyoruz, oh altımda mis gibi yatak, aman gece bir hayvan gelir mi diye endişelenmek yok, mis!

Süper araba ve sağ yukarıda piramit mezar

Yiğitlerde hayatın temposu oldukça yavaş, Cemile eskiden sabun yapıyormuş, şimdi “sağlıklı aburcubur” yapıyor, meyveleri kesip kurutuyor ve paketliyor. Cips görünümünde oluyorlar ama dediğim gibi son derece sağlıklı cipsler bunlar. Meyveleri kesip kurutucuya yerleştiriyoruz.

Cemile ve sağlıklı aburcuburları (Cemile’nin sitesi: http://cemileninsabunlari.blogspot.com/)

Yiğit’se evdeki lekeli ayna önünde benim fotoğrafımı çekiyor, pek poz vermeye alışık olmadığım için önceleri ne yapacağımı bilemiyorum ama sonra iyice moda giriyorum ve sonuç mutluluk verici, benim de havalı fotoğraflarım oluyor yaşasın!

Hope’un verdiği organik karpuz tohumları

Yiğit ve Cemile’lerde çok güzel vakit geçiriyoruz, bir anda ellerinde Atlas ekiyle birden türeyen bu Ege sevdalılarına harika ev sahipliği yapıyorlar. En yakın zamanda tekrardan dönmek üzere Gümüşlük’ten ayrılıyoruz,

Hoşçakal Gümüşlük ve vakit geri dönüş vakti!

Geziler kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 8 yorum

Datça’nın Bereketli Toprakları ve “Teacher”ıma Kavuşmam

Yolculuğumuz boyunca Datça’ya gidip gitmemek konusunda bir türlü anlaşamıyorduk Xavier ile. O “Çok uzak gitmeyelim” diyor, bense “Gidelim” diye tutturuyordum. Sonunda rüzgar bizi oraya savurdu düştük Datça yollarına, Ege ile Akdeniz’in kesiştiği noktadaki, endemik bitkiler cenneti, yazın bile serin kalabilen Datça’ya.

Datça Ege’nin en güzel yerlerinden biri ama “zamanı kısıtlı” büyük şehirlilerin uzak olması nedeniyle çok tercih etmediği bir yer. İşte tam da bu yüzden insan akınına uğramamış, Didim, Kuşadası, Marmaris gibi tabiri caizse yol geçen hanı olmamış. Yolun sonunda bulunması nedeniyle arada “Hadi bir uğrayayım” denilen yerlerden değil, yani Datça yollarındakiler Datça’ya geliyorlar başka yere değil.

Evet yani çok da büyük olmayan –ama Kaş kadar küçük de olmayan- samimi ve şirin bir belde çıkıyor karşımıza. Buraya gelir gelmez misyonumu hatırlıyor ve derhal işe koyuluyorum. Misyonum ne mi? Yıllar önce, ben Tantavi İlköğretim Okulu’nda bıcır bir beşinci sınıf öğrencisiyken dersime giren ve beni fevkalade etkilemiş İngilizce hocam, namı diğer “teacher” Vildan’ı bulmak.

Hikâyeye başlamadan biraz öncesinden bahsedeyim: “teacher” (harika İngilizcemiz olduğu için öyle çağırıyorduk o zamanlar hocamızı), bizim bir dönem kadar dersimize girmiş, beni ve sınıfın diğer öğrencilerini dramayla tanıştırmıştı. Kısa boylu, esmer, kıvırcık saçlı, durmadan kahkaha atan ve ne yaparsak yapalım bize asla sesini yükseltmeyen bu farklı kadına hem hayran oluyor hem de onu çok seviyorduk. Gel zaman git zaman benim ve teacher’ın arasında özel bir bağ oluştu. Tiyatroya ilgi duyuşum bizi birbirimize iyice yaklaştırdı, kimi haftasonları beraber çalışmalar yapar olduk. Sonra o gitti, ben mezun oldum. Üniversite başladığında bir kez daha buluştuk, Ankara Sanat Tiyatrosu mülakatına gireceğimi öğrenince bana bir ton tiyatro kitabı verdi. Ve ondan bir yıl sonra da telefonda konuştuk. Sonra ben teacher’ı defalarca beni aradığı numalardan aradım, facebook’tan insanlara sordum yok bulamadım bir izini. Tek hatırladığım Datça’da bir tekel bayii işlettikleri ve adımı verdiği kızı.

İşte bu ipuçlarıyla yürüyorum Datça sokaklarında, Xavier’nin “Asla bulamazsın!” imalarına aldırmayarak ilk gördüğüm tekel bayiine giriyorum. Elbette ki tanımıyorlar Vildan’ı. Karnımız acıkıyor ve manavdan şeftali alıyoruz, yıkamak için bir çeşme arıyoruz. Bir süre yürüdükten sonra plajda usul usul akan bir çeşme buluyoruz, Xavier meyveleri yıkayadururken benim de bir tekel bayii çarpıyor gözüme (tekel dedektifi gibi oldum!) ve girip soruyorum, “Vildan.., eşiyle beraber…adını bilmiyorum…Kızı var Seda…İstanbullular.” “Maalesef” diyor kız, “Tanımıyorum…” Son bir umut dışarıda dondurmaları buzdolabına yerleştiren babasına soruyor, babası beni havalara uçuracak yanıtı veriyor “Ha evet biz onlardan devraldık burayı…” Deli gibi gülmeye başlıyorum, işte yine oldu, ayaklarım ta buraya getirdi beni, bu tekel bayiine ve hemencecik buldum Vildan hoca’nın izini. Bazen kendimi dizi oyuncusu gibi hissediyorum, hani oradaki olaylar gerçekliğe uymaz ya genelde, hep süper tesadüfler falan yaşanır, aynen öyle gelişiyor hayatımdaki birçok olay. Ya da aslında Jim Carrey’nin “The Truman Show” filmindeki gibi herkes beni televizyondan izliyor da bir tek ben farkında değilmişim gibi hissediyorum. Her şey öylesine akıyor, öylesine denk geliyor…

İki Seda aynı karede, Aydın Afrodit’e aşkını ilan ederken ve Suavi konseri.

Adamdan akşam Vildan hocanın meydanda tezgah açtığını öğreniyorum, tüm gün denize giriyor fotoğraf çekiyor ve akşamı sabırsızlıkla bekliyorum. Gün batımında tezgaha gidiyoruz ama Vildan hoca yok, ama bu hiç sorun olmuyor, oradaki kızdan hocamın telefonunu arıyor ve derhal arıyorum. Telefonda “Teacher” diyorum sadece ve karşı taraftan bir çığlık kopuyor, Datça’da olduğumu öğrendiğinde bir çığlık daha! Vakit kaybetmeden Teacher’ın evinin yolunu tutuyoruz.

Buluşmamız ayrı bir olay, ikimiz de inanamıyoruz birbirimizi bulduğumuza. Ben evlenmişim, onun çocukları kocaman olmuş. Kızı Seda ortaokula, Aydın üçe geçmiş. Atilla ile tanışıyoruz, Vildan’ın eşi, sonra hiç susmadan konuşuyoruz.

Teacher ve Aydın’la aslanın üstünde

Aman ne kadar çok ortak noktamız varmış, anlat anlat bitmiyor, hep sanki aynı yollardan geçmişiz, daha sade ve doğayla uyumlu bir hayat, şehirden, stresten kaçış. Onlar bir günde karar vermiş, İstanbul’un keşmekeşinden kaçıp Datça’ya sığınmışlar, şimdi üç katlı bahçeli bir evde çok huzurlu bir şekilde yaşıyorlar. Atilla kendi atölyesinde döküm, Vildan kayra taşına baskı yapıyor, ayrıca okullarda drama dersleri veriyor.

Atilla ve Vildan’ın baskı tekniğiyle ürettikleri ürünler.Siteleri: www.knidostones.com

O gece Vildan’ın üniversiteden arkadaşı Vildan da orada. O da en az diğer Vildan kadar canayakın ve sempatik. Burada ipek böcekçiliğini tekrar faaliyete geçirmeye çalışan bir çift var “Datça Sanat” yerlerinin adı, işte onların işlerinin başka yerlere tanıtımını yapıyor. Çocuklarıyla beraber Vildan’ın yanında bir kaç gün geçirmeye gelmiş.

Atilla ve Vildan bizi beş gün kadar evlerinde misafir ediyorlar. Her sabah uzun uzun kahvaltı ediyoruz, hayatın ritmi yavaş burada tam da bizim özlem duyduğumuz cinsten… Arada çevrede kısa yolculuklara çıkıyor ve tekrar geri dönüyoruz. Galiba biz buradan hiç ayrılmak istemiyoruz!

Vildan’ın arkadaşı Vildan’ın tatlı kızı İdil, Eski Datça’da bir bar ve boncuklu kozalar

Hep beraber eski Datça’yı ziyaret ediyoruz, bu dar sokaklı ve mis gibi çiçek kokan sokaklarda yürümek çok ama çok zevkli. Can Yücel’in evinin önünden geçiyoruz, eşinin onun arkasından yazdığı şiir çarpıyor gözüme kapıda, insanın eşinin vefatının ne acı bir durum olduğunu düşünüyorum. Sonra Can Baba’nın sürekli takıldığı kahvehaneye uğruyoruz, yarım bıraktığı şarap şişesini saklamışlar, fotoğraflarını, şiirlerini asmışlar. Bu kahvenin sahibi muhitin eski muhtarı sıkı dostuymuş Can Yücel’in; kapının hemen yanında oturuyor, Can Baba’yla yaptığı tatlı muhabbetleri yad ediyor sessizce belki de.

Mis gibi çaylar ve Can Baba

Yörede yetişen otlardan yapılma çaylardan ısmarlıyoruz. Karabaş otu, mercan köşkü (seb çiçeği) ve adını hatırlayamadığım bir çay daha. Hâlâ cüzdanımda sakladığım mis kokulu bu otların çayları minik Aydın’ın midesini bulandırıyor, “Iyy bunları nasıl içiyorsunuz!?” diyor ve bize bilim adamı olduğunda gerçekleştireceği çılgın projeleri anlatmaya koyuluyor.

Datça’da hayat çok rahat, insan yaşamaktan keyif duyuyor. Son gün Vildan ve miniklerle Datça amfitiyatrosundaki Suavi konserine gidiyoruz, sonra denizin hemen yanındaki gölü, değirmeni ziyaret ediyoruz, sahil yolunda sakince yürürken Mina Urgan’ın da kitabında bahsettiği, fransızların “douceur de vie” dedikleri şeyi hissediyorum, yani yaşamın hafifliği.

Datça’nın her gün yeni bir güzelliğine tanık oluyoruz, iyice sevmeye başlıyoruz burasını. Kırmızımsı toprağı Afrika anılarımı canlandırıyor, yazın bile serin havası bu her yerin kavrulduğu sıcak günlerde bize çok iyi geliyor. İkide bir karşımıza çıkan peygamber kılıcı denen bitkinin normalden kat be kat fazla büyük oluşu toprağın verimliliğinin bir kanıtı.

Her şeyin bir sonu var, biz de Atilla’nın bizi yönlendirdiği birilerine gitmek üzere Bodrum’a doğru yola koyuluyoruz. Bir daha birbirimizin izini kaybetmemek üzere Vildan’la sözleşiyoruz. Aklımda muhteşem anılar var şimdi Datça’yla ve buranın insanlarıyla ilgili… Ve işte vakit geldi çattı… Elveda Datça, çok yakında yine görüşmek üzere!

Geziler kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 5 yorum

Stratonikeia ve Terk Edilmiş Eskihisar

Adını söylemesi zor bu ören yerini Heraklia’da tanıştığımız bir aile öneriyor bize. Zaten böyle oluyor, neredeyse hiç araştırma yapmadan yola çıkıyor ve tanıştığımız kişilerin tavsiyelerine uyarak çeşitli yerlerde buluyoruz kendimizi. Çok da isabetli oluyor bu gittiğimiz yerler, hiç gidip de “Aman be buraya da gelinirmiymiş!” dediğimiz olmuyor, hep memnun ayrılıyoruz yolda tanıştığımız kişilerin önerdiği yerlerden.

İşte yine bu şekilde Stratonikeia’dayız. Burası zamanında, Stratonikeia adlı güzeller güzeli bir kadın için kurulmuş. M.Ö. 200-300’lü yıllarda Karia dönemlerinde zamanın kralı kendine bir içim su Stratonikeia’yı eş olarak seçmiş. Gelgelelim Stratonikeia, kralın oğlunun sevgilisiymiş ama iki sevgili bu durumu krala açıklayacak cesareti bulamamışlar kendilerinde. Oğul Antiochos hastalanmış, yataklara düşmüş. Ona şifa vermek için Mısır’dan gelen bir hekim Antiochos’un hastalığının aşkından kaynaklandığını anlamış ve bu durumu düzeltmek için kral gidip şöyle demiş: “Kralım oğlunuzun derdini anladım, benim karıma aşıktır!” O böyle deyince kral da “Benim oğlumdan önemli mi boşan oğlumla evlendirelim karını!” demiş. Hekim de “Böyle şey olur mu? Siz benim yerimde olsanız ne yapardınız?” diye sorunca kral hekimi ikna etmek için “Hemen karımı boşayıp oğlumla evlendirirdim.” demiş. Hekim aldığı cevaptan memnun “O zaman doğruyu söyleyeyim, oğlunuz karınız Stratonikeia’ya aşıktır.” deyince kral da sözünden dönmemiş ve karısını oğluyla evlendirmiş. Antiochos da büyük bir sevinçle karısı için bu kenti kurmuş.

Burası da unutulmuş ören yerlerinden bir tanesi, halbuki bana kalırsa son derece ilginç bir yer. Girişinde bir kafe var, eski bir taş ev restore edilerek hizmete açılmış. Çantalarımızı buraya bırakıp turumuza başlıyoruz. Tiyatrosu, meclisi, surları, hipodrumu nispeten iyi durumda. Hipodromda küçücük bir kaplumbağa çıkıyor karşıma, bu antik kentte hiçbir şeyden habersiz tek başına dolanan bu küçük hayvan çok sevimli geliyor gözüme.


Bu antik kentin içine bir köy kurulmuş ve aslında burayı enterasan kılan da bu Osmanlı köyüyle antik kentin içiçe geçmiş olması. Taş evlerde yeri gelmiş Stratonikeia’nın taşları kullanılmış, ya da yine antik dönem yapılarının üzerine bir lale tasviri yapılmış. Bu sadece birkaç hanenin yaşadığı köyde hemen her ev terk edilmiş ve harap halde. İçlerine girmek hemen yıkılabileceği korkusuyla ürpertiyor insanı. Kafedekilere neden terk edildiğini soruyorum köyün, kem küm ediyorlar. Neyse diyorum internetten araştırırım. İnternette Yatağan’da yapılan termik santral nedeniyle insanların evlerini terk ettiği yazıyor, eğer gerçekten böyleyse çok acı.

Yine hava kararıyor ve biz yine tarih kokan bir yerde uyuyacağız. Antik kentin içinde uyumamıza izin verilmediği için sitenin hemen yanında bir yer buluyoruz kendimize. Toprak çok sert, kuru. Yabani otlar da o denli sert ve dikenli. Güneşin batışına çok vakit kalmadığından alelacele bir yere kuruyoruz çadırı, yer çok sert ve benim ne matım ne de uyku tulumum var (sorumsuzluğun bini bir para). Sırtıma dikenler bata bata uykuya dalıyorum bu sefer, bu terk edilmiş köyün burukluğu içimde.

Geziler kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | 2 yorum

Göl Kıyısında Çağlar Öncesinden Bir Fısıltı: Heraklia

Yolda tanıştığımız bir kişinin ısrarla önermesiyle kendimizi Bafa Gölü kıyısında buluyoruz. Daha gelir gelmez karşımızdakinin rüya mı gerçek mi olduğunun ayırdına varamıyoruz, o denli gözlerimiz kamaşıyor. Hiç göl kültürüm olmadığı, göl havasına hiç mi hiç alışık olmadığım için değişik duygular hissettiriyor bu doğa harikası bana. Heraklia’ya varmak için biraz yürümemiz gerekiyor. O da ne: Bafa Gölü’ne vardığımda hissettiklerim Heraklia’yla karşılaştığımda duyduğum heyecanın yanında önemsiz kalıyor. Bafa Gölü’nün mavi sularından yansıyan ışınlar huzurla üstüne düşüp göz kamaştırıcı bir sarılığa bürüyor Heraklia’yı. Nasıl bir medeniyet varmış burada, ne güzel bir yer seçmişler kendilerine yerleşmek için, her sabah güne böyle bir manzaya günaydın diyerek başlamak ne canlı çiçekler açtırıyordur ruhlarında diye düşünerek hayran hayran geziyoruz Heraklia’yı.

Bir kalıntıdan bir başkasına, bir taştan diğerine sekiyor, manzarayı mümkün olan her açıdan yakalamaya çalışıyorum. Heraklia’da yaşamışların, taşlara can vermişlerin, göl havasını derin derin içine çekmişlerin sesleri gölden dağa taşa yansıyor. Gölün arkasındaki koca dağda domuz, tilki, gelincik, çakal, yılan ve bilimum canlı bir oraya bir buraya koşuşturuyor, gözden ırak olmanın keyfini sürüyor.

Eskiden pazar meydanı olarak kullanılan bir alana gidiyoruz. Burada sadece yaşlı bir teyze var: önündeki paçavranın  üzerine dantel bileklikler sermiş bizi çağırıyor “Hello” diye seslenerek. Gelir gelmez bombayı patlatıyor: “Burası pazar ya ben de boş kalmasın diye pazarcı oldum!” diyor gülerek. Turist muamalesi görmekten son derece tiksidiğimden her ne kadar güzel gözükseler de bilekliklerden almıyorum. Teyze hiç bozulmuyor satış yapamadığına, müşterisinin bol olduğunu kendi söylüyor. Sonra biraz ilerliyor ve eski bir kilise kalıntısının önünde buranın köylüsü bir kadına rastlıyoruz; tipi, tavrı, gülüşü çocukluk arkadaşım Nihal’i anımsatıyor bana, kadını tanımadan kanım kaynıyor. “Devlet buralara bakmıyor, bak kapıda bir bekçi bile yok, biz devletin çocuğu değiliz.” diye dert yanıyor hemen. Şivesini anlamakta çok ciddi güçlük  çekiyorum. Bir de “Biz burada buna böyle deriz”li çok cümle kuruyor, “Ne kadar çok şeye başka bir şey diyorlar!” diye düşünüyorum, biraz zorlasam ayrı bir dil konuştuğumuza bile ikna olabilirim. Pür dikkat kesilip dediklerini anlamaya çalışıyorum, bir daha tekrarlattırmak ayıp olurmuş gibime geliyor o yüzden çok soru sormuyorum, anladığım yanıma kâr kalıyor.

Bana gölün üstündeki kalıntıların bulunduğu küçük bir adayı gösteriyor. Yılın belli zamanlarında yürüyerek gidilebiliyormuş meğerse oraya. “Gölde yüzülüyor mu?” diye soruyorum aklı fikri yüzmede biri olarak. “Tabi tabi yüzülür.” diye cevap veriyor, işin garibi kendisi en son çocukken yüzmüş gölde, “Buralarda böyle kadın kısmının göle girmesi hoş karşılanmaz.” diyor hâlinden hiç de şikayetçi olmayan bir tavırla.

Buralar sit alanıymış. Bu durumu karşılaştığım kadın (bak şimdi fark ettim adını sormayı unutmuşum) çok komik bir şekilde anlatıyor. “Bizim muhtarın önüne bir kağıt koymuşlar o da okumadan imzalamış meğerse köyümüzün sit alanı olduğunu belirten bir belgeymiş o imzaladığı” diyor. Sonra da ekliyor “Ama ben bu duruma seviniyorum, koca koca oteller dikemeyecekler buralara o yüzden.” Bilmem kaç kişi buradan arazi satın almış da sit alanı olduğunu öğrendiklerinde bütün planları yıkılmış, betonlaştırma hayalleri bir başka bahara kalmış.

Bir yerin sit alanı olması oraya eski yapıların restorasyonu dışında hiçbir yeni yapı inşa edememek demek. Bu durumda köyden biri evlendiğinde ne oluyor, nasıl yeni hane açıyorlar diye merak ediyorum. Kadın bana böyle bir durumda ya –eğer varsa- eski evlerden birine yerleşildiğini ya da başka bir köye taşınıldığını söylüyor. Düşünüyorum da bayağı kötü bir durum sırf köyün sit alanında diye yeni bir hane açamamak ve huyunu suyunu bildiğin köyünü terk etmek zorunda kalmak.

Kadınla bir yarım saat sohbet ediyoruz, “eski adamlar”ın (o böyle diyor) hikâyelerini anlatıyor bana, ona anlatılanlardan aklında kalanları. Sonra fotoğraf çekmeye gitmiş Xavier geliyor yanıma ve Heraklialıların taş mezarlarının olduğu bölgeye ilerliyoruz.

Bunu nasıl tarif etsem bilmem ki, taş blokları oyup o çok sevdikleri ve ruhlarına can katan Bafa Gölü’ne bırakmışlar. Hâlâ ilk günkü gibi taş bloklar, suda süzülen küçük kayıklar misali gölden karadaki kalıntılara selam çakıyorlar. İçleri hep bomboş, vücutlar çözülmüş, geriye hiç ama hiç bir şey kalmamış. Ne kadar doğal ama ne kadar da hayret verici bir şey. Ustalarının kemikleri asırlar önce havaya suya toprağa karışıp başka varlıkların canına can katmak üzere uslanmaz bir döngüye girmişken yalnızca o taş bloklar tıpkı oyulduğu gün gibi kalmışlar geçen zamana inat.

Mezarların arasında biraz ürpererek biraz hayret ederek dolaşıyorum, bir taşın üzerine yanyana iki mezar boşluğu oyulmuş, iki aşığa ait olmalı; bir diğerinde ufacık bir boşluk görüyorum: bir bebek yatıyordu herhalde burada. İnatla insan bedenine ait bir parça arıyor gözüm, hareketimin mantıksızlığını bile bile. Her bir taş mezara çekinerek yaklaşıyorum, hepsi bir gece kuş olmuş uçmuş taştan havaya karışmış sanki bedenlerin.

Hava kararıyor, tam da taş mezarlıkların alt tarafında unutulmuş gibi gözüken bir plaja kuruyoruz çadırımızı. İşte tam o vakit çok ağır bir koku duyuyoruz, göl bize kötü yüzünü göstermeye başlıyor işte. Hava kararınca feci bir sivrisinek akını baş gösteriyor, anlıyoruz ki çadıra girme zamanı gelmiş çoktan. Hava sıcak ama en azından zemin rahat. Bafa Gölü’nün kıyısındaki bu büyülü noktada aklımızda yepyeni düşünceler, kalbimizde gölün renklerine boyanmış binbir yeni hisle tatlı rüyalara dalıyoruz.

Geziler kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | 4 yorum

Sürdürülebilir yaşama ilk adım: Permakültür Kursu

Uzun zamandır istediğim bir şeydi permakültür kursuna katılmak. Kendi arazimizi alacağımız zamanların hayalini kurarken “O araziyi nasıl sürdürülebilir kılacağız?” sorusunun yanıtını permakültürde bulduk. İnternetten üzerine yazılmışları az buçuk okuyunca permakültüre ilgimiz arttı ve tek ilgi duyanın biz olmadığını gördük: Türkiye’de bu işin birçok takipçisi vardı. “Türkiye Permakültür Enstitüsü” kurulmuştu bile!

Geçen yaz sadece ziyaret amacıyla gittiğimiz Marmariç’teki enstitüye (aynı zamanda bir grup insan devamlı yaşıyor burada) bu sefer kursa katılmak için gittik. Daha doğrusu ben kursa katıldım, Xavier ise dergilere yazmak için fotoğraf çekti. İki gün süren permakültür kursu çok yoğun ama bir o kadar da eğlenceli geçti.

Permakültür, perma (kalıcı) ve kültür (tarım) sözcüklerinin birleşmesinden doğmuş bir kelime. Amacı “sürdürülebilir yaşam alanları tasarlamak”. Bir şeyin sürdürülebilir olması, ömrü boyunca varlığını sürdürmek için kullandığı kaynağı ya da daha fazlasını üretebiliyor olması anlamına geliyor. Permakültürde de amaç, tek bir çeşidin hakim olduğu “monokültür”ün aksine çeşitliliğe yer vermek. Toprağın ve doğanın dengesini bozmadan, onu sadece bir tek çeşit ürüne mahkum etmeden topraktan besin elde etmeyi kapsıyor. Permakültür, kaynak kullanımıyla ilgili kapsamlı düşünmeyi içeriyor, yeryüzünde yalnız olmadığımızı, çevreyle bir bütün olduğumuzu bilip ona göre yöntemler sunuyor.

Toprak kaybının, kirliliğin iyice yaygınlaştığı, tarım alanı açmak amacıyla ve diğer sebeplerle orman alanlarının gün geçtikçe ortadan kaldırıldığı bu günlerde insan ırkının ileride çok ciddi sorunlarla karşılaşacağına şüphe yok. O hâlde bir şeyler yapmalı, sürdürülebilir ve doğaya uyumlu bir şekilde nasıl yaşanacağını öğrenmeli, öğretmeli. Permakültür de bana kalırsa bunun en güzel yollarından biri.

Bu kadar bilgiden sonra biraz da kendi yaşadıklarımızdan bahsedeyim. Marmariç’e giden köy yolunda yürürken birden karşımıza olgun meyveleri dallarından narince sarkan bir incir ağacı çıktı. Sanki çölde karşımıza bir vaha çıkmış gibi sevindik. Aç oluşumuzun da etkisiyle incirleri hemen toplamaya başladık. Bir de tattık ki ne görelim, incirlerden resmen bal akıyor! Karnımızı bir güzel doyurup biraz ilerledikten sonra önümüze başka incir ağaçları daha çıktı. “Ne bereketli ağaçlarmış!” diye düşünerek Marmariç’tekilere götürmek üzere poşetlere doldurduk. Uf böyle tatlı incirlere bir daha nerede rastlarım kimbilir…

Marmariç’e ulaşır ulaşmaz Yağmur ve Anıl’la tanıştık, onlar da kurs için gelmişlerdi. Acayip tatlı insanlar ikisi de, Bayramiç’teki ekomimari buluşmasında tanışmışlar. Onlarla geçen güzel bir akşam vaktinden sonra çadırımızı arazinin hemen yanındaki çam ormanına kurduk. Sonra iki gün boyunca motivasyonu yüksek yaklaşık on kişi ile beraber sabah dokuzdan akşam beşe kadar dersimizi dinledik, arazideki uygulamaları gördük, kompost yaptık…

Güzel insanlarla beraber bilgi dolu –ve birbirinden lezzetli yemekler yediğimiz- iki gün geçirdik sonuçta. İleride öğrendiklerimi pratikte de uygulayabilmek dileğiyle…

 

*son fotoğraf: Marmariç’te yaşayan Ezel ve kurs bittikten sonra tahtaya çizdiği perma-adamlar


Geziler, Sürdürülebilirlik kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Aman Nazar Değmesin: Boncuk Köy

İzmir’den havaalanı istikametinde ilerlerken “Boncuk Köy” diye bir tabela çıktı karşımıza. Nedir ne değildir diye merak ederken kendimizi bu boncuk dolu köyün içinde bulduk birdenbire. Öyle bir yer ki Boncuk Köy –diğer bir adıyla Nazar Köy- yer gök nazar boncuğundan yapılmış burada adeta. İmalathânelerinin de bulunduğu gerçek bir köy izlenimi veren şirin mekânda çoğu kendi tasarımları olmak üzere el emeği göz nuru yüzlerce nazar boncuğu çeşidini bulmak mümkün. Ha bir de kendi deyimiyle “hobisi fazla” Kemal ağabeyin diğer bir ilgi alanı güvercinler de gelen ziyaretçilerin ilgisini çekmek üzere hemen girişe yerleştirilmişler, çok farklı tipleriyle her gelene bir hoşgeldin diyorlar.

Ailenin sevimli ve ele avuca sığmaz torunu Gülce habire koşturup evcil hayvanı Durmuş’u kucağına alıp severken ben de boncuğun yapımından boyanışına kadar hemen her şeyi öğrendim burada. Murat Usta’nın eşi Seval’le ve babası Kemal ağabeyle epey bir çene çaldık, Yörük kökenli olan bu “nazar” ailesiyle sohbet uzadıkça uzadı. Sonra bir baktık ki hava kararacak, biz daha kamp yapacak yer bulmamışız! Sağolsun Murat usta bizi önce bir markete sonra da kamp yapabileceğimiz bir yere götürdü arabasıyla.

Saat dokuz gibi yatıp bir saat kadar sonra bulunduğumuz alanın çok yakınından geçen bir koyun sürüsünün gürültüsüyle uyandık, sonra tekrardan gözlerimizi kapatıp boncuklu rüyalar görmek üzere derin bir uykuya daldık.

Geziler kategorisine gönderildi | Yorum bırakın