Foçalı Yaban Domuzları

Cunda’dan sonra tamamen bizim kontrolümüz dışında gelişen bir şekilde kendimizi Merve’nin yazlığında bulduk. Merve, Sadık, Su ve Burcu bizi harika bir şekilde ağırladıktan sonra Ekin ve Asya’nın tekrardan filme dahil olmasıyla Foça’nın (eski Foça) yolunu tuttuk.

Ekinasya’yla seyahat etmek zâten eğlenceli bir de eski Foça şirin ve sakin bir tatil beldesi çıkınca çok keyifli vakit geçirdik. İskelede, merkezde, pazarda yürüyüşler yaptık ve her zamanki gibi kamp yapma alanımızı aramaya başladık.

Foça’nın kurulduğu yerin hemen arkasındaki kalıntıların olduğu tepelerde kendimize –çok rüzgarlı da olsa- bir yer bulduk. Sadece bir çadırımız olduğundan ve içine dört kişi sığamayacağımız için çadırı ve üst kısmını çıkarıp yere serdik, sonuçta dört kişi, bir uyku tulumuyla köpek havlamaları eşliğinde yerde uzanıp uyumaya çalışırken (pek konforlu olmadığını itiraf etmeliyim) gece on beş kadar yaban domuzu bizi ziyarete geldiler! Aslında çok korkak ve zararsız hayvanlar ama bu kadar yakınımıza kadar gelmeleri yine de şaşırdık doğrusu. Bakalım Ege gecelerinde daha ne hayvanlar çıkacak karşımıza:)

Geziler kategorisine gönderildi | 1 yorum

Zeytin Kokan Bir Ada: Cunda

Çöp Madam’ın yeşerttiği belde olarak aklımda yer etmiş Ayvalık’ın (Çöp Madam da kim ola diye merak edenler sitemizin “yayınladıklarımız” bölümüne bakabilir) ucundaki Cunda Adası’nı kestirdik gözümüze bu sefer.

Türkiye’nin ilk boğaz köprüsünden (!) geçilerek ulaşılan Cunda Adası’na adımımızı atar atmaz bir Yunan rüzgarı esti suratımıza. Yunan mimarisi tarzında inşa edilmiş evleri, daracık sokakları, zaman zaman görüş alanınıza giren tepelere kondurulmuş yel değirmenleriyle sahiden de sokaklarında yürümekten zevk aldığımız bir yer Cunda Adası.

Burada “zeytin”le ilgili bir tabela görmeden beş dakika ilerlemek mümkün değil: zeytin yağı açık ara önde olmak üzere zeytinle ilgili aklınıza hayâlinize gelecek her türlü ürünün ana vatanlarından biri burası. Bu tip yerlerde gözlemlemeye alışık olduğumuz miskinlik, rahatlık, hayatı kaale almama hâli Cunda’da da genel atmosferi oluşturmuş durumda. Sonuç olarak diyebilirim ki incir ve nar ağaçlarının ikide bir karşımıza çıkıp tatlı sürprizler yaptığı, artık her yerde mantar gibi türeyen toki ve türevlerinden sonra mimari zevkimizi okşayan estetik evlerin yanyana sıralandığı Cunda sokaklarında gezmek gerçekten de çok keyifli. Ama şurasını da söylemeden geçemeyeceğim: restoranlar ve pansiyonlar çok pahalı ve plajı küçücük, ayrıca özelleştirilmiş. Böyle yani, Cunda güzel ama mikro bütçeliler için hazırlıklı olmayı gerektiriyor!

Geziler kategorisine gönderildi | 3 yorum

Bir Hoş Ege ve Elvedalar

Güre’de İlknur ve Nesrin ablalarım ve ırmağımla geçirdiğimiz termal sulu, çamur banyolu birkaç günün sonunda bir yerde durmak bize göre değil, kepçeysek kepçeliğimizi bilelim diyerek tekrardan yollara düşüyoruz. Hedef: Ege Bölgesi. Plan: Gittiği yere kadar aşağı doğru inmek, mümkün olduğunca yer görüp maksimum fotoğraf çekmek, eh her zamanki gibi yani…

Ne tesadüf ki arkadaşlarımız Ekin ve Asya da Burhaniye’de tatildeler, önce onların yazlığa gidiyor ve Ekin’in annesinin özenle ikram ettiği sakızlı kurabiye, nefis börek ve çay eşliğinde bir iki saat laflıyoruz. Sonra Ekin ve Asya’yı da peşimize takıp Ören’e geçiyoruz. Buraya gitmemizin bir sebebi var aslında: Türkiye’den ayrılmadan önce Sinibaldo’yla vedalaşmak ve ta İsveç’ten Türkiye’ye yürüyerek gelmiş (şaka değil!) deli biraz da patavatsız arkadaşımız Reza’yı Almanya’ya dönmeden önce görmek.

Ören’e varıyoruz ve kollarını iki yana açmış bir hâlde bize doğru koşan Sini ve Reza’yla buluşuyoruz. Reza’nın İsfahan’daki meditasyon deneyimlerini, Irak’taki mapus maceralarını (!) dinliyoruz. Ören’de güneş ağır ağır batarken biz de “en yükseğe atlama fotoğrafını” çekmeye çalışıyoruz. Tabi o sırada olan oluyor, Reza’ların başka bir arkadaştan ödünç aldıkları çadır çalınıveriyor! Sonrasında çadırın Fransa’dan alınmış olduğunun öğrenilmesiyle büyük bir üzüntü, arama-tarama, polisin devreye girişi, alandaki güvenlik kamerasının küçük bir farkla çadırın olduğu yeri görüşünün dışında bırakması… Neticede çadır bulunamıyor ama hikâye bir şekilde tatlıya bağlanıyor.

O gece çadırlarımızı kumsala kuruyoruz. Sabah uyanıp çadırın fermuarını açtığımda masmavi bir deniz uzanıyor önümde. Yüzümü yıkamak niyetine daha açılmamış gözlerle atıyorum kendimi buz gibi denize.

Sabah jimnastiği (!), tekrardan denize giriş, Sini’yle yaptığımız kumsal güreşi derken hep beraber edilen bir kahvaltının sonunda ayrılma vakti geliyor. Sini ve Reza’nın arabanın içinde el sallayışlarını gördüğümde her zamanki –ve hiçbir zaman engelleyemediğim şekilde- gözlerim doluyor.

Güle güle Sini ve Reza, -kimbilir bir daha nerede- görüşmek üzere!

Geziler kategorisine gönderildi | 2 yorum

Kaş: Mavi Masallar

Henüz Üsküdar projemiz bitmedi ama birden burnuma Akdeniz’in kokusu çalındı, daha bir ay önce çıktığımız Kaş seyahati aklıma geliverdi. Azıcık yazayım da belki özlemim geçer belki (tabi çok kaptırıp arkama bakmadan kaçmak da var İstanbul’dan!)

Kaş, yeni keşfettiğim bir sahil beldesi. Ben bu sene ilk defa gittim ama şu aralar kiminle konuşsam Kaş’ta tatil yapıyor; bir ben cahil kalmışım anlaşıldığı kadarıyla… Kaş küçücük bir yer; öyle kocaman şaşalı diskoları falan yok, açılanlar da hemencecik kapanıyorlar, dayanamıyorlar. Ne yapalım olmuyor, uymuyor Kaş’ın tarzına. Daha samimi buradaki yerler, mütevazi. Sokaları yaseminler ve begonviller sarmış, bembeyaz evler etrafta dekoru tamamlıyorlar. Oh be işte bunu özlüyor insan! Zor ulaşılır konumu (ah o yollar yok mu!), turizm canavarının pis ellerinden nispeten kurtarmış Kaş’ı.

Sakin, keşmekeşten uzak (yani en azından haziranda öyleydi), herkesin birbiriyle kanka olduğu bir kasaba görüntüsü çiziyor. Bir psikiyatristle tanıştım,”Ben burada imkan olsa dahi işimi yapamam o kadar herkes herkesi tanıyor ki hastamla her an bir ortamda karşılaşma ihtimalim var.” diye anlattı. Balık restoranları dört bir yanda, Likyalılardan kalmış lahitler her köşe başında… Uzun Çarşı’nın sonundaki ünlü Kral Lahit’inin dibinde evcilik oynayan kızlara bayıldım! İnsanlar atmışlar evlerinin dükkanlarının önüne masalarını, sıcak muhabbetlere dalmışlar; telaşsız, temiz havayı içlerine çeke çeke tadını çıkarıyorlar hayatın. Çaylarını ağırdan yudumluyorlar.

Biz de hemen uyum sağladık tabi bu huzurlu ortama. Önce kamp yapacak bir alan bulamadık ama sonra tam da balıkçı teknelerinin demirlendiği kıyının arkasında daha önceden kamp yapıldığı belli olan bir boşluk gördük. Hemen kurduk çadırımızı, kestik pazardan aldığımız kavunumuzu. Bir de balıkçılar masa ve iki sandalye atmışlar hemen kıyıya ona da bir güzel kurulduk, tekne sahibi geldi onu da buyur ettik. Velhasıl önümüz göz alabildiğine deniz, arkamız orman, hemen ustumuzde onlarca yıldız bize göz kırparken muhteşem bir akşam geçirdik. Bir Kaş seyahati de böyle güzel anılarla bitiverdi.

Of hiç işe yaramadı, Akdeniz özlemim daha da arttı! Ama dediğim gibi, yeni seyahatler çok çok yakında!

Not: Ağustos (yani bu ay) Ulusoytravel dergisi’nde Xavier’nin fotoğraflarıyla Kaş yazım yayınlanıyor, meraklısına 😉

Geziler kategorisine gönderildi | 1 yorum

Üsküdar’a giderken…

Bugünlerde Xavier ile beraber sürekli Üsküdar’dayız. Çünkü Üsküdar Belediye’si için bir fotoğraf projesi yapıyoruz: Adı “Üsküdar’la Yüz Yüze”. Yüz tane fotoğraf çekiyoruz, yüz tane deyince, en güzel yüz tane çıkarabilmek için muhtemelen 5.000 tane kadar çekmek gerekecek… Ben genelde tripodu taşıyor, çok ilginç bir yer gördüğümde Xavier’yi uyarıyor ya da fotoğraflarını çekmek için insanları ikna ediyorum. Xavier ise fotoğrafları çekiyor.

7 gibi kalkıyor, giyiniyor hemen dışarı çıkıyoruz. Sonra 12’ye kadar ver elini Büyük Çamlıca, Fethi Paşa Korusu, Beylerbeyi Sarayı… Şimdiden gitmediğimiz yer, fotoğraflamadığımız köşe kalmadı gibi hissediyorum. Eğer biriyle buluşacaksak bizimle koşuşturmayı kabul etmesi gerekiyor. Geçenlerde Faraz geldi mesela İranlı çok sevdiğimiz bir arkadaşımız, çocuk İstanbul’u Üsküdar’dan ibaret sanmıyorsa iyidir! Keza tiyatrodan arkadaşım Turgay’da bayağı bir kız kulesi manzarasına maruz kaldı bizim yüzümüzden!

Sabah erken kalkıyor öğlen bir mola verip yine akşam saatlerinde karelerin peşinde koşuyoruz. Yalnız bu koşuşturmanın en sevdiğimiz yanı, Üsküdar’daki minarelerin şerefelerine çıkabiliyor oluşumuz (bazı istisnalar dışında). Geçen iskele yakınındaki Mihrimah Sultan Camii’nin minaresine çıktık, çıkış bayağı zordu (bir kısımda aydınlatmanın olmaması ve merdivenlerin çok dik olması yüzünden) ama manzara buna değerdi. Kendimiz çıkmakla kalmadık Turgay ve Faraz’ı da bu deliliğe ikna ettik. Onlar da hayır demediler. Sonra da harika fotoğraflar çektik.

Bir de konak peşinde koşuyoruz ama maalesef mutlaka ziyaret etmek istiyoruz dediğimiz bir konak/yalı birine ait olabiliyor ve konağı görmemiz bile mümkün olamayabiliyor çoğu zaman. Bu durum bana kalsa çok üzücü. Tarihe ait olan bir yerin etrafı çevriliyor ve başkalarından saklanıyor.

Elimizde Üsküdar haritası sokaklarda dolaşıyor ve haritada ilgimizi çeken yerlere döndürüyoruz rotamızı. Hiçbir zaman karşımıza ne çıkacağını bilmediğimiz için çok eğlenceli, çok sürprizli. Sanki define avındayız.

Bu yaz da böyle geçiyor, eski İstanbul’un havasını koklayarak, minarelerin tepelerinden boğaza bakarak ama yeni yolculuklar çok yakında!

Genel kategorisine gönderildi | 1 yorum

Dünyanın en harika çocuğu


Geçenlerde bir daha hiç unutamayacağım bir belgesel izledim: “Le monde selon Tippi” yani “Tippi’ye göre dünya”. 1997 tarihli belgesel, o zamanlar altı yaşında olan Tippi’nin doğayla ve hayvanlarla olan olağanüstü iletişimini konu alıyor. Tippi’nin vahşi doğa fotoğrafçısı olan anne ve babası onu Afrika’da özgür şekilde yetiştiriyorlar, ne hayvanlardan çekinmesini ne de doğadan korkmasını öğütlüyorlar, tam tersine salıyorlar Tippi’yi çayıra çimene.

Tippi o kadar enerjik, o kadar hayat dolu ki belgeselde bir oraya bir buraya koşuyor, yılanları eline alıyor, filin tepesine çıkıyor, hopluyor da hopluyor, kaplanı okşuyor, koca bir fille “su atmaca” oyunu oynuyor, Namibya’nın en bilindik kabilelerinden Bushmen’lerle doğa yürüyüşlerine çıkıyor… Bir de Tippi inanılmaz karizmatik bir karakter, bence Kirikou’nun can bulmuş hali kendisi. Bir de o kadar akıllı ki anne babası “hayvanlarla nasıl iletişim kurabildiğini” sorduklarında: “Ben bir çocuğum, zararsızım, hayvanlar da bunu biliyorlar.” diye cevap veriyor bildik bildik. Onlara yaklaşma biçimi çok yumuşak, tam bir çocuk masumluğunda. Bir de şöyle diyor Tippi: “Ben Afrika’da yaşıyorum, burada benim yaşıtım çok az, ben de ne yapayım hayvanlarla oynuyorum….” Tippi altı yaşında ama doğada hayatta kalmayla ilgili şehirde büyümüş bizlerden kat be kat fazla şey biliyor. Vikipedia’dan baktım şimdi neler yaptığına, ailesiyle beraber önce Namibya’dan Madagaskar’a taşınmışlar sonrasında da Fransa’ya gitmişler. Fransa’da okula devam etmek isteyen Tippi okulda arkadaşlarıyla uyum problemi yaşamış –hiç şaşırmadım- ve evde devam etmiş derslerini almaya. Yirmi yaşında olan Tippi, şimdilerde Sorbonne’da sinema üzerine eğitim görüyormuş.

Keşke biz de biraz her çocuklarımızı kısıtlayıp etraflarını keşfetmelerini engellediğimizde yaratıcılıklarından ve sağlıklarından çaldığımızı fark etsek. Keşke onlara hayatın “tehlikelerle dolu olduğunu” değil de “sürprizler ve keşfedilecek yeni şeyler”le ilgili olduğunu anlatsak, keşke onları dışarı çıkarmayıp kendi elimizle her TV karşısına oturttuğumuzda yetişkinlik çağında yaşayacakları psikolojik sorunların biraz daha önünü açtığımızın farkına varsak…

Tippi benim kahramanım oldu anlayacağınız :) Yaşasın Tippi! Yuppi!

Çocuk kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | 4 yorum

Odtü Festivali

Bu yılki Odtü festivali çok ama çok tatsız geçti, yağmur bir türlü dinmek bilmedi! Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu kesin, iklim değişikliğinin göstergelerinden biri olan ara mevsimlerin yok olması durumunu yaşıyoruz gibime geliyor. Hiç bahar göremedik yahu bu sene! Neyse festival diyordum, hiç geçen senekine benzemiyordu, bir tek sevgili Enes’in “doğu batı” grubunun yaptığı müziği sevdim, özellikle de “mavi kelebek” adlı tango parçasını. Daha da çok sevdiğim aralarındaki iletişim ve sıcaklık oldu aslında. Harika müziklerini tekrardan dinlemek dileğiyle…

Genel kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tiyatrolu bir Marakeş

Tiyatro Dolu Bir Hafta

“Monique” adlı tiyatro oyunumuzu sergilemek için Fas’ın dünya kültür mirası listesine girmiş şehirlerden biri olan Marakeş’teki bir tiyatro festivalinden davet aldık. Daha önce doğu Afrika’da bulunmuş biri olarak kuzey Afrika’ya gitmek benim için çok heyecan vericiydi. Genelde olduğu gibi bu sefer de beklediğim gibi bir Fas çıkmadı karşıma, ben biraz Ortadoğu’yu biraz da Afrika’yı andıran, genel olarak kaosun hüküm sürdüğü bir şehir bekliyordum ki son derece düzenli ve temiz bir şehir çıktı karşıma. Konuştuğum Faslıların çoğunun iyi bir entellektüel birikimi vardı ve hiç de beklediğim gibi muhafazakar değillerdi. Tipinden oldukça muhafazar davranacağı beklenen kızlar misal bizimle gülüyor eğleniyor, hiçbir aktiviteden geri kalmıyorlardı. Sahneye çıkan çarşaflı kızlar vardı mesela ama bu onların sahnedeki oyunlarını hiç mi hiç etkilemiyordu.

Madrit üzerinden aktarmalı olarak Marakeş’e vardık, uçaktan şöyle bir aşağı baktığımda bembeyaz bir kelebek gördüm o da aşağı doğru uçuyordu kıpkırmızı toprağa doğru, bir nevi hoşgeldin dedi bize kanat çırpışıyla. Sonra da aman yarabbi havaalanından çıkmamla yüzüme sımsıcacık bir hava çarptı, bir afallayıverdim. Bizi karşılamak üzere bir şoför göndermişlerdi, ama ne yazık ki şöfor hiç fransızca bilmiyordu. “Selamunaleyküm, aleykumselam”la kısıtlı kaldık mecburen. Bizi beş gün boyunca kalacağımız Cadi Ayyad Üniversitesi’nin lojmanına götürdü. O kadar harika bir yerdi ki burası, yemyeşil bir arazinin ortasına kurulmuş bungalovlar, palmiyeler arasında bir yüzme havuzu. Marakeş’te görecek tek bir şey olmasa bile burada günlerce kalabilirdim. Acıktık dedik ve bir salata getirdiler hemencecik; biz salatayı mideye indirmiş tamı tamına doymuşken soslu tavuklar gelmesin mi! Meğersem o koskoca salatalar aperatif yerine geçiyormuş. Tavuk herhalde hayatımda yediğim en lezzetli tavuktu, zeytinli sosu ona çok farklı bir lezzet katmıştı, parmaklarımı yedim resmen.

Festival üniversitenin kampüsündeydi, her ne kadar organizasyonun harika olduğunu söyleyemesem de fena iş çıkarmamışlardı. Festivali kral finanse ediyormuş, tam ödül töreninin olduğu vakit kraldan gelen uzuuun bir mektubu (hem de arapça) okumaya başladılar, o kadar uzundu ki insanlar dayanamadılar bir süre sonra ve alkışlı protesto başladı:) Yine de okudular sonuna kadar mektubu ne olur ne olmaz diye!

Fatıma Zehra ve diğer Faslılar

Fatıma Zehra sürekli kaşları kalkık konuşan espri makinası çok tatlı bir kız. Sadece kendisi değil ablası ve onun nişanlısı da öyle. Ablasının nişanlısı bizi gezdirdi, yemeğe götürdü, Marakeş’te yapmak istediklerimizin hepsini başarıyla halletmemize yardımcı oldu. Beraber Marakeş’in altını üstüne getirdik adeta. Bu arada buraya gelmeden önce Faslıların Fransızca aksanlarının çok garip olacağını düşünmüştüm ama pek de öyle olduğunu düşünmüyorum şu anda.

Toprak Rengindeki Sıcak Şehir Marakeş

Marakeş, çöl rengi evleriyle; mor, pembe, lila renkli çiçekler veren ağaçlarıyla harikulade güzellikte zarif bir Afrika şehri. Dümdüz yapısı onu bisiklet kullanmaya elverişli hale getiriyor ve bu nedenle de trafik diye bir şeyden bahsetmek pek mümkün değil Marakeş’te, ne güzel. Arabadan ziyade bisiklet ve motor kullanıyor insanlar, altmışlı yaşlardaki kilolu teyzeleri motorsikletin üzerinde görmek pek gözümün alıştığı bir durum değil ama Marakeş sokaklarında bir iki gün dolaştıktan sonra bu durum son derece normal gelmeye başlıyor insana.

Marakeş deyince hemen koskocaman meydanını anlatmalıyım, o koskocaman arnavut kaldırımlı, herşeyin merkezindeki Djemaa El Fna meydanını. Almış başını gidiyor bir curcuna, bir köşede müzik eşliğinde yılan oynatanlar, diğer bir yanda maymunla çeşitli gösteriler yapanlar, ellere kına yakanlar, kına yaktıranlar, bin türlü hediyelik eşya satanlar, kuruyemişçiler, dönerciler, horoz dövüştürenler, akrobatlar, hikaye anlatıcaları, dansözler, müzisyenler ve daha neler neler… Sadece elinizi çenenizin altına koyarak burada onlarca çağrışım yakalayabilir, sayısız hikayeler dillendirebilirsiniz. Meydanın hemen arka tarafında bulunan kapalı çarşı, bizim Eminönü’ndeki kapalı çarşıyı andırıyor aslında. Her renkten parlak kıyafetler, ipek kumaşlar, eşarplar, deri çantalar, el emeği göz nuru hediyelik eşyalar, gümüş takılar ve daha birçok şey ziyaretçilerin beğenisine sunulmuş bu çarşıda. Biraz daha arka taraflarındaysa asıl imalatçılar bulunuyor: çarşının bir kısmında “dericiler” var sadece, bir kısmında “entrüman” üretecileri, bir kısmı “cam” üzerine özelleşmiş… Burasınınsa ziyaretçilere kendini temiz ve düzenli gösterme gibi bir tasası hiç mi hiç yok, her şey yollarda, ne varsa ortaya dökülmüş, saklı hiçbir şey yok, burası çarşının girişinden kat be kat samimi bana kalırsa.

Ha bu arada Fas’ta pazarlık yapın, yapmayanı dövüyorlar!

Tüm Renkleriyle Jardin Majorelle

Jardin Majorelle, kocaman bir botanik bahçesi. Fransız ressam Jacques Majorelle’in 1932 yılında kurduğu bahçe. O vefat ettikten sonra 1980’de Yves Saint Laurent ve Pierre Berger’nin mülkiyetine geçmiş. Bu adamlar bahçedeki bitki çeşidini 135’ten 300’e çıkarmışlar. 2008 yılında vefat eden Yves’in külleri bahçeye serpilmiş, bir de adına anıt dikilmiş. Jardin Majorelle şu an Marakeş’in en önemli turistik mekanlarından biri.

Bu kadar viki bilgisinden sonra kendi izlenimlerimi anlatabilirim: bir terzi olan Yves Saint Laurent bana kalsa çok kafa bir adammış.Sevgi dolu (yaptığı resimlerde “love” yazmış bir
sürü teknik kullanarak ama hep “love” başka bir şey değil), ince zevkleri olan (eh adamın kurduğu bahçeden belli), renklerle, kokularla,ilham verici her zenginlikle arası çok iyi olan, doğaya ve sanata aşık ince ruhlu biriymiş (bunları biraz okuduklarıma biraz da hayal gücüme dayanarak söylüyorum). Velhasıl (bu kelimeyi Fas’ta çok kullanıyorlar)ben çok sevdim Yves’i ve bahçesini.

Geziler kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Odtü Tiyatro Festivali

O kadar çok kötü oyun gördüm ki eleştirilerimi yazsam sayfalar dolar. En iyisi güzel şeylerden bahsetmek değil mi efendim? Her ne kadar Türkçe’yi çok iyi anlamasa da Xavier’yi bir oyuna girmeye ikna ettim ve üç İranlı arkadaşı da. Oyunun adı “Labirentler”, Boş Sahne tarafından sahneye konulmuş, Ursula Le Guin’in kısa bir hikayesinden oyunlaştırılmış. Filiz Bozkuş adında bir arkadaş oynuyordu, kendisini kişisel olarak tanımıyorum, sadece daha önceki Odtü oyunlarında izlemiştim. Bu oyunda çok ama çok iyi buldum oyunculuğunu, çok net, tertemiz bir iş çıkarmış. Ayrıca sesi de role tam uymuş, merak ederim acaba bir yerlerde seslendirmecilik falan yapıyor mudur? Yapmıyorsa da gitsin en yakın çizgi film üreten yapım şirketine hemen bi karaktere ses versin bence.

Oyunda ne dekor vardı ne bir şey, hakikaten boştu sahne tam söyledikleri gibi. Reji mükemmeldi, farenin dansları, yakınmaları, çırpınışları, “sahip”le iletişim kurma isteği bana çok şey düşündürttü. Işık kullanımı da aynı derecede profesyoneldi. Gerçekten de eleştirecek tek bir şey bulamadım. Böyle bir oyunu seyirciyle buluşturduğun için sağol, var ol sen boş sahne!

http://bossahne.com/anasayfa.html

Genel kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İzmir & Akçay ve Kazdağları’ndaki Ekoköy Girişimleri

İzmir

Bu sömestır tatilinde ne zamandır gidip uzun zaman geçirmek istediğim İzmir’deydim. İzmir, hem büyük şehir olması bakımından bir çok imkanın mevcut olması hem deniz kenarında bulunması hem de İstanbul kadar karmaşık olmaması bakımından bana oldukça çekici gelen bir şehir. Ankara’da artık her türlü aktiviteye ucundan kıyısından girişmiş, her yerini gezmiş görmüş, bir çok ortamına girmiş çıkmış birisi olarak artık Ankara’yı son sayfalarını okuduğum bir kitap gibi hissediyorum. İzmir’se yepyeni heyecanların, dostlukların; yeni bir hayat biçiminin başlayacağı şehirmiş gibime geliyor. Yer değiştirmek, kendimde de bir çok şeyi değiştirmeme vesile oluyor bende.

Çok iyi hatırlarım, lise ikideyken televizyon izlememeye karar vermiş ama bir türlü bu illetten kurtulamamıştım. Ta ki başka bir eve taşındık, yeni evi televizyon izlememeyle özdeşleştirdim ve gerçekten de o zamandan beri TV’den son derece kopuk yaşamaya başladım – daha o zamanlardan psikoloji okuyacağım belliymiş meğerse :)

Neyse İzmir’e gittim diyordum, önce Dokuz Eylül Hastanesi Çocuk Psikiyatrisinde staj yaptım, sonra da ver elini Akçay ve Kaz Dağları… Staj gerçekten de çok faydalı oldu, hem klinik hem de çocuklar üzerine bir şeyler yapmak istediğime iyice ikna oldum, bir çok vaka gördüm. Yatılı olarak hastanede kalan çocuklarla çok iyi anlaştık, okeylerine dördüncü oldum, voleybol, yakartop ne varsa oynadık… Yalnız benim sorunum her zamanki gibi sınırı tutturamamamdı, gerçekten de çocuklara o sınırı koymakta zorlandım, sonuçta stajyerdim ve belli kurallar içinde yaklaşmam gerekiyordu çocuklara –acaba gerçekten de öyle miydi?- Uzun felsefik ve psikolojik fikirler sunulabilir şimdi burada ama yeri değil sanırım, gezi blogu değil mi burası canım?-

Velhasıl İzmir fena olmamakla birlikte fazlasıyla nemli, karışık ve otobüs fiyatlarının yüksek olduğu bir şehir. Ama yine de iyi iyi kötü değil.

Akçay ve Dostlar

Staj bittikten sonra Ezgi’nin dünyanın en pratik –adam her gittiği yere soba kuruyor yahu!- erkek arkadaşı Stephane’ın Akçay’daki evine gittik. Stephan’ın ailesi yirmi yıl kadar önce Türkiye’ye yerleşmiş almış Almanlardan. Stephane tam bir Egeli aksanıyla türkçe konuşuyor ve muhteşem türk kahvesi yapıyor! İlkokulu tek sarışın olarak Akçay’da okumuş –bir ilkokul fotoğrafını gösterdi gülmekten öldük!-, tek sıfatla tasvir edilemeyecek insanlardan o da. Biz Akçay’a vardığımızda bizi sımsıcak bir salonda hazırlanmış harika bir yemek masası bekliyordu, zeytinler Stephane’ın bahçesinden, zeytinyağı yüzdeyüz doğal (ve çok ama çok lezzetli!)…

O akşam yemeğimizi yedik, sonra bir Akçay yürüyüşüne çıktık. Bayılıyorum şu sayfiye yerlerinin bu soğuk aylardaki terk edilmiş haline, her şey bizimdi, manzara sadece bizim, dalgalar sadece bizim için vuruyordu kıyıya, biz duyuyorduk sadece doğanın sesini. Biz Ezgi’yle dünyanın tüm geyiklerini yaparken Xavier ve Stephane da başlığı “beton”, “ahşap”, “kerpiç” gibi hammaddeler olan derin sohbetlere girişmişlerdi! Tüm sahil bizimdi alabildiğine, nereye istersek oturabilirdik, altımızdaki kumlar “beni al beni al” diye fısıldıyorlardı durmadan. Sahilde ateş yaktık, denize ve gökkubbedeki yıldızlara baka baka sözcükler döküldü her birimizin ağızlarından, karanlık geceye karıştılar.

Kazdağları

Ertesi günse dooğru Kazdağları! -muhteşem kahvaltıyı unutmamam gerek tabi, bu arada evet ben seviyorum yemek yemeyi!- Geçen yaz ekoköyleri sırasıyla dolaşırken güneşin kızı sevgili Gizem’in arkadaşı Julien’le tanışmıştık, Dedetepe Ekoçiftliği’ne bir hamam yapmakla meşguldü Julien, saatlerce sohbet etmişlerdi Xavier ile, Julien ekoköy projelerinden bahsetmiş, bizi de davet etmişti. İşte şimdi tam vaktiydi! Kaz dağlarının en tepelerine tırmandık, yukarı çıktıkça hava soğudu, buz gibi oldu. Yolda çok yorulunca geçen bir arabaya el kaldırdık ve şöfor geçen İzmir’deyken karşılaştığımız bir ağabey çıktı (nasıl geliyor böyle tesadüfler bizim başımıza?), bizi sağolsun taa evin kapısına kadar bıraktı, yalnız içeri girip bir çay içme teklifimizi reddetti, sebebi de Julien’lerin kaldığı evin kapısındaki cansız mankenler! Ağabey kendini bir korku filminde gibi hissetmiş, dolayısıyla çay teklifimiz geri çevirdi, eh biz de bir daha görüşmek umuduyla diye ayrıldık.

Julien, upuzun, incecik tertemiz suratlı bir Fransız; sanarsınız ki cebinden şapkasını ve sopasını çıkarıp dans etmeye başlayacak önünüzde. Köyde herkes onu çok seviyor, o da son derece mülayim, uyumlu, güleryüzlü bir çocuk. Fransa’da ekolojik mimari üzerine geliştirmiş kendini şimdi de burada bir grup insanla beraber ekolojik köy kurma yolunda. Julien ve arkadaşı Tom bize atölyelerini, yeni ısmarladıkları kiremit üretme aletlerini, yurt kurmak için getirttikleri kocaman keçeyi, hazırladıkları kompostu, içindeki yüzlerce solucanı ve mantar üretmek için hazırladıkları düzenekleri gösterdiler. Sonra da arazilerine yürüdük: ağzımız açık kaldı resmen, en sonuncu hanenin elli yıl önce terk ettiği, ortasından nehir geçen inanılmaz güzellikteki bir alan, tam oturup hayal kurmalık… Buraya evleri inşa edeceklermiş… Bir de permakültür yapacakları bir arazi var ki o da bundan on dakika kadar yürüme mesafesinde. Anlaşılan Julien’leri ileride çok ziyaret edeceğiz:) Aslında ekoköyleri hakkında anlatılacak bir ton şey var ama biraz daha zaman geçtikten sonra kendiniz ziyaret edersiniz belki burayı ve kendileri anlatırlar biricik köylerini!

Geziler, Sürdürülebilirlik kategorisine gönderildi | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın