Bafa’da Bir Halk Ozanı: Mehmet Akgün

Dökülüverdik yeniden yollara, nasıl da özlemişiz yolun o büyülü kokusunu. ‘Nerede akşam orada sabah’ halini, bir saat sonra nerede, kiminle olacağını bilemeyişini, ne zaman karşına çıkacağını asla kestiremediğin sürprizleri, aidiyet duygusunun kısa bir süre için silinişini, kısacası ‘yol’ ve ‘yolda olma’nın her halini özlemişiz. İşte bu yüzden tam da yola çıkacağımız gün yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya başladığında hafif bir hayal kırıklığıydı yaşadığımız. Hava durumu sayfalarının önünde geçirilen birkaç günden sonra, baktık hava güllük gülistanlık, taktık sırtımıza çantımızı, aldık yanımıza çıkınımızı, istikametimiz Bafa’ya doğru yollandık.

DSC04634

Geceleyin Heraklia’da kamp kurduk

Bafa, geçmişte bir denizmiş, Latmos Körfezi denirmiş buraya. Sonra gölün batı kıyısındaki Büyük Menderes taşıdığı alüvyonlarla bir set oluşturmuş ve Bafa’nın da kaderi değişmiş. Artık Bafa, denizin bir parçası değil de göl olarak var olacakmış…

DSC04556

Heraklia’dan bir görüntü

Kapıkırı ise, Bafa’nın hemen kıyısındaki yüz yirmi hanelik köyün adı. Heraklia antik kentine ev sahipliği yapan da yine bu köy… İddia ediyorum ki Anadolu’nun en güzel köyü burası (Hımm, belki de Yalıçiftlik’ten sonra :D)!  ‘Gezgin sendromu’ diye bir kavram var; dünyanın en güzel şehirlerine yapılan turistik bir gezide sanat eserlerinin, mimarinin ya da dini sembollerin yarattığı etkiyle çeşitli anksiyete, depersonalizasyon, halüsinasyon gibi psikolojik semptomlar gösterme hali. Heh, işte bende de o olacaktı neredeyse Kapıkırı’da, hayır çünkü karşımdaki bir köy manzarası olamaz, en basit tabirle bir ‘sanat eseri’ …

DSC04576

Heraklia

Kapıkırı ve Heraklia üzerine daha önce bu blogda yazmıştım (http://blog.dunyakazanbizkepce.com/?p=206 ) o nedenle bu yazıda size yaşayan bir halk ozanından bahsetmek istiyorum. Adı, Mehmet Akgün. Kendisiyle tanışmak için Gölyaka’daki evine gittiğimizde okaliptüs ağacını budamakla meşguldü Mehmet ağabey. Bir selam ettik, sıcacık karşıladı bizi.  “Nereden gelir, nerelere gidersiniz?” dedi, içeri buyur etti.

DSC04618

Başı bulutlu Beşparmak Dağları

“On iki sene şu arkanızda gördüğünüz Beşparmak Dağları’nda çobanlık yaptım, dostlarımı hep sazımın diliyle buldum.” diye anlatmaya başladı hikayesini. “Müzik yapmayı çok istiyordum ama gel gör ki dağdasın, yoksulluk var. Ben de çer çöple müzik yapmaya uğraştım.” Önceleri karşı çıkmış Mehmet ağabeyin ailesi müzik yapmasına. Sonra bakmışlar önünü alamayacaklar, babası “Gidip şuna saz maz alıverin, saz çalsın bari.” demiş de ilk enstrümanına kavuşmuş Mehmet ağabey. “O zamanlarda on iki yaşlarımdaydım, sonraları babam bana bir leş kartalının sağ kanat kemiğinden kaval yaptı.” Müzik sevdası hayatım boyunca devam etmiş Mehmet Ağabeyin. Şimdi davul, zurna, saz, cümbüş hatta org bile çalıyor. Hatta Efe Köy Entel Köye Karşı filminde baş efe rolünde oynayıp Bulutsuzluk Özlemi’nin solisti Nejat Yavaşoğulları ile aynı sahneyi bile paylaşmış.

DSC04755

Mehmet ağabey cümbüşü ile poz verirken, şuradan (110502_004) cümbüşüyle yaptığı müziği dinleyebilirsiniz…

Mehmet Akyüz, gerçekten etkileyici ve karizmatik bir kişilik. Hem benim hem de Xavier’in üzerinde güçlü bir tesiri oldu kendisinin. Müzik dışında neler yaptığını sordum Mehmet ağabeye. “Balığa giderim, kuşların, sevdiğim çiçeklerin fotoğrafını çekerim, dağa taşa bakıp neye benzediğini anlamaya çalışırım; bakarım ki anlayayım acaba insana mı benziyor yoksa bir hayvanı mı andırıyor…” Mehmet ağabeyin elinden marangozluk, inşaat işi, demircilik bile geliyor, “Yemeğin en kralını yaparım.” diye de ekliyor. Anlayacağınız on parmağında on marifet…

DSC04695Mehmet Ağabey ile röportaj

DSC04710

Bafa’nın halk ozanı Mehmet Akyüz

Sohbet uzuyor, Mehmet ağabeyin eşi bizi yemeğe davet ediyor, bizim evden getirdiğimiz bulgurumuz onların balık yahnisi ve tabi ki dağların armağanı zeytin soframızda yerini alıyor. Mehmet ağabeyden buraların ünlü efsanesi Endimion ve Selene’nin aşkını anlatmasını istiyorum. Önce “Ya ben karıştırırım şimdi!” deyip istemese de sonradan ikna oluyor. “Endimion, dağları evi bellemiş yakışıklı bir çoban. Selene ise ölümsüz ay Tanrısı… Gün geliyor, Selene, delikanlı çobana abayı yakıyor. Dolunaylı bir gecede Selene gizlice Endimion’un koynuna giriyor ve elli çocukları oluyor. Şimdi de her dolunaylı gecede ay, Bafa Gölü’nün üzerine yansır ve gölün üzeri kıpır kıpır olur. İşte bu parıltı Bafalılara Endimion ve Selene’nin aşkını anımsatır…”

DSC04759

bereketli soframız

DSC04660

Göl kıyısındaki balıkçı kayıkları

DSC04664

Biz ve mobil evimiz

Bu sıcak ve mütevazi insanlarla vakit su gibi akıp geçiyor. Köye döndüğümüzde gölün hemen kıyısındaki flamingolar bize tatlı bir sürpriz yapıyor. Çadırımızı Heraklia’daki Bizans kalesinin hemen yanına kuruyoruz, güneş batmasın, etrafımdaki bu doğa harikasını biraz daha izleyeyim diye gözünün içine bakıyorum. Nafile, beni duymuyor bile… Yan taraftan balıkçılların ötüşleri duyuluyor, bir nefes çekiyorum, ve diyorum ki “Yol, seni gidi yol, alacağın olsun yaptın yine yapacağını!”

DSC04691

 Ve de Bafa Gölü’nün vazgeçilmezi flamingolar

 

Genel kategorisine gönderildi | 6 yorum

Çiftlik Köy’de Pastırma Yazı

Bitmedi, deniz sezonu hala bitmedi. İnatla devam etmekte. Pastırma yazı dedikleri şey bu olsa gerek. Deniz nasıl tatlı, nasıl uysal, başı sevilmelik uslu bir çocuk sanki… Ilık ılık, boncuk mavisi rengi yüreğimi hoplatıyor. Amerika’ya ilk defa adım atan iki kaşif misali yeni sahillere varıyor, keçi patikalarında yürüyor, havasını solumadık bir parça orman, yüzülmedik, içine cup cup atlamadık bir yudum deniz kalmasın istiyoruz. Doğa da az değil hani, her gün biraz daha baştan çıkarıcı taktikler deniyor üzerimizde. Gün geçmiyor ki yerde yeni biten bir bitki kokulu yapraklarıyla usulca yamacına çağırmasın bizi ya da mavinin bambaşka bir tonu peydah olmasın koca deryada…

DSC04268

Balıkçı teknemiz ve biz!

Köy düğünlerinin müptelası olup çıktık, hatta biz yetmiyormuşuz gibi arkadaşlarımızı da getiriyoruz düğünlere…  Kapıma gelip “Seda bu cumartesi düğün var hee, geliyon di mi?” diye düğünlerden haberdar olduğuma emin oluyor köy kadınları. Geçenlerde düğün danslarımızdan birinden ötürü ünlü olduk köyde. Aşağı mahallede oturan, süt almaya gittiğim ve evinden nadiren çıkan Elif teyze bile “Yaa ne güzel oynadınız geçen arkadaşlarınla, hele o kıvırcık saçlı kara çocuk –Hintli arkadaşımız Mukundu’dan bahsediyor- tam döktürdü valla helal olsun!” deyince, Yalıçiftlik’te bir dans ekibi kursak, aşıklar gibi köy köy, düğün düğün dolaşsak, harçlığımızı attığımız göbeciklerle mi çıkarsak acaba diye düşünmeden edemedim vallahi.

bodrum-10

bodrum-9

Rastgele!

Ege’nin bu balıkçı köyünde akıp gidiyor iki kişilik yaşamımız. Arada güzel insanlara dokunuyor, onlarla aynı havayı kokluyor, aynı sıcak taşlara basıp aynı denizlerde yıkanıyoruz. Geçen yine güzel bir güne uyandık Çiftlik Köy’de, dedik madem bir balıkçı köyündeyiz, komşumuz Yaşar abinin kaç gündür ısrarla önerdiği üzere balıkçı teknesiyle açılalım bu sefer de Akdeniz’e… Bir sevindi Yaşar abi, hele de aramızda dalış yapan, zıpkınla balık avlayan bir arkadaşın olduğunu duyunca… Koyulduk mu sonra yollara, açıldık mı bakir koylara…  Açıldık. Yüzdük mü sonra ilk defa deniz görmüş gibi. Yüzdük. Gördük mü peki türlü çizgilerle bezeli ahenkle yüzen balıkları? Gördük.

DSC04164

Didem, hayalci mimar hücre Merve, Seda, Mutlu Keçi’nin tatlı keçisi Nuray

DSC04334

Merve ve Mukundu mangal başında!

Sonra çıktık karaya, hepimizin karnı guruldar durur… Şenol’un tuttuğu balıkla beraber taze sebzelerimizi bir güzel közde pişirdik. Eskinin dalış hocası şimdiki balıkçısı Yaşar abinin en riskli dalış hikayelerini dinledik, “Allah’ım ne olursun beni çocuklarıma bağışla!” diye denizin metrelerce dibinde ettiği duaları, hayatta kalışına inanamayışlarını bir solukta anlatıverdi o gece. Parlak kızıl bir top gibi duran güneş tepelerin ardından usulca battı ve vücutlarımız bize ne kadar yorgun olduğumuzu nihayet fısıldadı. Usulca kıyıya vuran dalgalar, oyunun bitip, perdenin kapandığını hatırlatırcasına hafiften karardı.

İşte,Yalıçiftlik’te böyle bir gün yaşandı iki bin on üç yılının pastırma yazında.

bodrum-11

Balığı kaldıramayan Seda, suya atlayamayan Mukundu ve mavi denizde yüzerkene…

Genel kategorisine gönderildi | 3 yorum

Yalıçiftlik’te Güneşli Günler

Xavier’in arkadaşı –ve Gözde’nin Paris’teki kurtarıcısı- Eric ve onun seyahat kankası Nicole geçenlerde evimizi şenlendirdiler. Yürümeye ve keşife olan iştahları, arıların keçiboynuzu ağaçlarına olan düşkünlüğüyle eşdeğer bu iki Fransız –ki sanırım bu ‘fit’ olma ve asla yorulmama durumu Fransızlığın özünde var- gelir gelmez dağlara tepelere tırmanmak, gök mavisi denizlerle yıkanmak istediler. “Hayhay” dedik, döküldük tekrardan yollara… Önce saklı kalmış plajlarımızı paylaştık onlarla, sonra ormandaki kuru nehir yolunu yürüdük beraber.  Güneşin en ahenkli danslarına şahit olduğumuz bayraklı tepeyi hedeflerken birden bir kanyon çıktı karşımıza. Evimizin bu kadar yakınında kimseye sezdirmeden, sessiz sedasız varlığını sürdüren kanyonun gözlerinde “Allah aşkına daha sık gelin koynuma” der gibi bir mana gördüm.

DSC04051

DSC04052

Eric, Nicole, komşumuz Halil İbrahim dede ve biz sabah kahvaltısında

Yalıçiftlik’in yakında imara açılacağını söylediğim Eric yürüyüş boyunca bana diyordu ki “Böyle yerler mutlaka olduğu gibi muhafaza edilmeli.” “Onu biliyoruz da Eric” dedim “Köylüler bu durumdan son derece memnun, zira bu imar izniyle gelirlerinde önemli bir artış olacak.” Eric: “Artık insanlar tatile çıktıklarından beş yıldızlı otellerde kalmak istemiyorlar ki… Tam da burası gibi sakin, ruhlarını dinlendirebilecekleri bir yer aradıkları. Ama o dev binaları diktikten sonra artık saf doğaya dönmek çok zor. Zamanında Fransa da aynı şeyi yaptı, şimdi ise hatasını anladı ve konulan katı kurallarla mümkün olduğunca gerçek doğaya dönmeye çabalıyor… Aynı şeyi Türkiye’nin de başına geliyor gibi geliyor bana. Keşke insanlar başkalarının yaptığı hatalardan ders çıkarsalar…”

bodrum-6

Ormandaki nehir yolu ve zeytinlik

DSC04092

Bayraklı manzara noktası

Sonra uzun uzun kahvaltılar ettik  Eric ve Nicole ile beraber. Nicole, altmış yaşlarında bir ilkokul İngilizce öğretmeni. Hippilerin Avrupa’dan Hindistan’a kadar süren uzun ve maceralı yolculukları dönemine yetişememiş ama ondan hemen sonraki neslin çiçek çocuğu Nicole. Fransız bir kadın arkadaşıyla beraber Fransa’dan Afganistan’a kadar karayoluyla gitmiş otuz yıl kadar önce. Kimi zaman grotesk bir tiyatro oyuncusunun tavırlarını andıran sesi ve mimikleriyle türlü ilginç hikayeler paylaştı bizimle. İstanbul’da hippilerin buluşma noktası olan ve çiçek çocuklar arasında muhteşem pudingleri nedeniyle “Puding shop” diye ün salan lokantayı (ki bu restoran Lale restoran adıyla hala Sultanahmet’te varlığını sürdürüyor!), cep telefonunun ve internetin olmadığı devirde Puding Shop’ta isteyenin mesaj yazdığı panoyu, kendisi de buradaki bir ilan sayesinde Afganistan-Kabul’e giden bir araç buluşunu ve uzun ama ziyadesiyle renkli seyrini anlatıverdi bir solukta.

DSC04079Nicole bana fosil taşları gösterirken

bodrum-7

İlk ekmeğim!

Lafın kısası, Yalıçiftlik’te günler bir salyangoz yavaşlığında akıp gidiyor. Komşum Elif Teyze tavukların verandasına pislemesinden şikayet ediyor, bahçedeki ada çayı “Artık toplayıver beni!” diye gözümün içine bakıyor, köy düğünleri sezonu havaların serinlemesiyle beraber sonuna yaklaşıyor, Seda ve Xavier evin işlerini her gün biraz daha yoluna koyuyor, Xavier evin tüm kapılarını büyük bir metanetle maviye boyamış olmanın haklı gururunu yaşıyor, Seda ilk cevizli ekmeğini yapıyor, şifalı otların kadim dostu, ruhunu Halikarnassos’a emanet etmiş İlhan Berk’e her gün bir kez daha aşık oluyor ve ikisi de buraya taşınarak ne kadar doğru bir karar verdiklerini yeri geldikçe birbirlerine tekrarlıyor.

Ve burayı her geçen gün biraz daha artan bir muhabbetle bağırlarına basıyorlar.

Genel kategorisine gönderildi | 5 yorum

Duma duma dum Bodrum!

Dile kolay, Ankara’nın bozkırında yedi sene… Yine de karasal iklimi de en az Akdeniz’inki kadar seven biri olarak diyebilirim ki Ankara, ilk gözbebeğim, başımın tacıdır. Ankara’da sıkıldığım günler sayılıdır. Çünkü Ankara’nın da farklı bir havası vardır, hele de Odtü’nün kokusu bir başkadır… Burnunuzdan içeri dolan soğuk nefesin rayihası çam, ıhlamur ve at kestanesi karışımıdır. Ankara’nın arkadaşlıkları, dostlukları ise bambaşkadır… Herkes –sanki soğuktan korunmanın en iyi yolu buymuş gibi- sıkı sıkıya birbirine yaklaşmış, sarılmıştır. Spontan kararlar şehridir bir de Ankara, hiç beklemediğiniz bir anda arkadaşlarınız kapınızda biter, gece kendinizi Sakarya’da dans ederken bulursunuz. Ya da gecenin bir yarısı canınız sıkıldığında bilirsiniz ki ODTÜ ormanın sıcak kucağı size hep açıktır. Azıcık sıcak şarap, birkaç dost ve bolca muhabbetle kahkaha, Ankara’yı ülkenin en sıcak şehrine dönüştürmeye yetip artacaktır.

Bodrum

Yalıçiftlik’in saklı kalmış kumsallarından birisi

Ama her şeyin bir sonu var. Ayrılabilmek, yeni olana yelken açmak gerekiyor; zira insan böyle büyüyor. Yoksa bir rutine giriyor her şey ve tadını da kaybediyor bana kalırsa. Bizim için de artık Ege’ye inmenin vakti gelmiş, geçiyordu bile. Dolayısıyla bugünkü konumuz Bodrum. İki kişilik hayatımızı taşıdığımız, yumuşacık karnına başımızı dayayacağımız yeni evimiz… Nasıl da stresliydik bir ay kadar önce buraya geldiğimizde! Bir türlü istediğimiz evi bulamamış, sağı solu dolanıp durmuştuk… Bodrum’un her haliyle garip görünüme sahip turistik kitlesinin doldurduğu kalabalık sokaklar, “Icecreeam” diye bağıran palabıyıklı Maraşlı amca, duyduğumuz fahiş kira bedelleri her şey bizi yormuştu. Bir an önce evimize kavuşmak istiyorduk.

bodrum-1

Az gittik uz gittik. Kızılağaç çevresini beşinci kez tavaf ettiğimiz bir sırada –Kızılağaç’tan bize ev çıkmayacağını nihayet idrak etmiş- Yalıçiftlik’e doğru yola koyulmuştuk… “Celal Usta’nın evi boş diyollar ammaa, hele siz bir kayveye sorupduruverin.” demişti Kızılağaç’ta incecik sarılmış leziz dolmalarını yediğimiz Suzan teyze. Gittik, bulduk Celal Usta’yı; damadı Hasan bizi hemencecik eve çıkardı arabasıyla, bir gün düşündük, ertesi gün karar verdik evi tutmaya.

Bilen bilir ya benim neye vurulduğumu, hele bir kez de buradan yazayım. Evin hemen arkasındaki ormandır kanıma giren. Zira evin arkası zeytinlik, biraz gerisi ise perili cinli masallardan fırlama mis kokulu bir çam ormanı. Onlarca dar patikanın farklı yerlere çıktığı, otu ve şifası bol püri pak bir güzellik. Tepesine çıkıldığında denizi önümüze seren, kimi zaman zeytin ve keçiboynuzu ağaçlarıyla gölgesinde oturabileceğimiz minik alanlar yaratan, kayalarına çıkıp manzarada kendimizden geçebileceğimiz ve tıpkı bir Yalıçiftliklinin söylediği gibi hiçbir zaman insansız kalmayan bu biricik ormandır beni benden alan…

bodrum-2

Evimizden denize doğru yürürken karşımıza çıkanlar

Bir de hemen evimizin yanı başında oturan Elif Teyze’nin verandasındaki taş ocaktan ılık ılık tüten is kokusu kandırdı beni… Ateşin hep böyle bir üstünlüğü olmuştur üzerimde. Onu görünce ürkerim, şaşırırım ama en çok da hayran kalırım ona. Kokusu ise mest eder beni. O is kokusu zihnimdeki hangi hatıraları zincirlerinden koparttı tam bilmiyorum lakin, beni bu denli etkileyebildiğine göre, hoş duygular uyandırdığı kesin.

İlk günler bir hayli zordu, ev bakım ister, elektrik, internet, tüp vs. bunların hepsini ayarlamak öyle kolay olmadı insanların yavaşlığa bir Tanrı gibi taptığı bu Ege köyünde. Evi en azından uyunup yemek yenilebilecek bir duruma sokmak kolay olmadı; hele de benim gibi sabırsız bir ademkızı için! Neyse ki yanımda her işten anlayan bir ‘Bay Sabır’ var, yoksa halim nice olmuştu… Şu an büyük işlerin birçoğunu kolaylayıp kapı boyamaya bile geçebilmemiz mucize gibi.

DSC04034

İlk misafirler Anna, Matthieu, Ece ve Sabiha ile birlikte ormanın en güzel manzaralı yerlerinden birinde

Köyümüz ‘google map’ten de açıkça görülebileceği gibi Bodrum’un en yeşil kısmında. Yeni yeni tanınmaya başlayan Likya yolunun muadili sayılabilecek Karia Yolu –ki kendisi Muğla’dan Aydın’a kadar uzanıyor- neredeyse evimizin önünden geçiyor. Karia yolu boyunca uzanan, üzerinde tesis olmayan sahiller de buraların alameti farikası. Yeni yeni adetler giriyor hayatımıza. Duş alırken suyun sıcaklığını çok da önemsememek, yatak odasını komşunun horozunun durduğu ağaca olan uzaklığına göre seçmek –ki gerçekten bazı sabahlar performansı en son noktaya ulaşıyor!-, evde kertenkele oluşuna “Canım ne de olsa böcek yiyor” diye sevinmek, sabah saat 11’de bitiyor diye saat 8’de köy pazarının yoluna düşmek… Alışıyoruz.

P1100280

Merhaba Halikarnassos!

Ama en güzeli de ne biliyor musunuz? Köyün merkezinden bizim eve doğru yürürken elektrik ışıklarının bittiği noktayı geçtiğimizde sadece yıldızların ışığıyla aydınlanan köy yolunda yürümek… Köylüler “Aydem’i arayıvergari taktırıpdursunlar bi direk” diyorlar; bense halimden son derece memnun olduğumu anlatamıyorum bir türlü. “Yıldızların ışığı yetiyor ki…” demekle yetiniyorum. Hele bir de tıpkı geçen günkü gibi ay dolunaya yaklaşmışsa… O zaman keçiboynuzu ağaçları, yağan yağmurla beraber yavaş yavaş yüzlerini gösteren sarı çiçekler ve ayağımı bastığım toprak parlayıveriyor.

Diyeceğim odur ki “Hoşbulduk Halikarnassos!” Sen tüm mevcudiyetime yavaş yavaş sokulup yerleşirken ben de seni kokluyor, sana dokunuyor, ruhunu keşfediyor olacağım. İçimde patlamaya hazır çocuksu bir coşku, ya sen hazır mısın?

Genel kategorisine gönderildi | 18 yorum

Ankara’da yapılacak en güzel şey: ODTÜ ormanında gezinti

Eh hep evimizden uzak yerleri gezecek değiliz ya, bu sefer de yanı başımızdaki hayat kaynağımız, Yüzüncüyıl’ın temiz havasını borçlu olduğumuz ODTÜ’müzün ormanına bir çıkartma yapalım dedik. Sabah